Eren Keskin: Kaybetme Teşkilatı Mahsusa’dan bugüne bir devlet geleneğidir

  • 09:01 18 Mayıs 2020
  • Güncel
Safiye Alağaş
 
İSTANBUL- Türkiye’de gözaltında kayıplara karşı yıllardır verilen mücadeleyi hem hukukçu hem de insan hakları savunucusu kimliğiyle en iyi bilen isimlerden biri olan İHD Eş Genel Başkanı Eren Keskin, kaybetmenin Teşkilatı Mahsusa’dan bugüne bir devlet geleneği olduğunu vurguladı. 
 
Türkiye’de 1990’lı yılları faili meçhul katliamların en çok yaşandığı dönem oldu. Ancak kaybedilmelerin tarihi daha da eskilere dayanıyor ve bugüne kadar da bir devlet politikası olarak hayata geçirildi. 17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplara Karşı Uluslararası Mücadele Haftası içinde, hem hukukçu hem de insan hakları mücadelesindeki rolü ile kayıplar gerçeğini yakından takip eden İnsan Hakları Derneği (İHD) Genel Başkanı Eren Keskin ile konuştuk. 
 
‘Teşkilatı Mahsusa’dan bu yana devam ediyor’ 
 
Yaşadığımız coğrafyada gözaltında kayıp etme yönteminin 1915 Ermeni Soykırımı, Süryani ve Hıristiyan haklarına yönelik başlatılan soykırım süreçleri ile birlikte görüldüğünü söyleyen Eren, “Bu Teşkilatı Mahsusa yapılanması tarafından meydana getirilen, özel teşkilat tarafından işlenen suçlardı. İşlenen bu suçlar kapsamında birçok insanın hala cenazesinin nerede olduğu bilinmiyor. Ama bu muhalifleri kayıp etme politikası, soykırım sürecinde açık olarak ortaya çıkan bir politikadır. Zaman içinde dönem dönem uygulanmıştır. Ama en yoğun olarak uygulandığı dönemler 1990’lar dönemi oldu. 1990’lar dönemi devlet aklı bu suçları işlettirdi. Buna ister JİTEM, ister kontra gerilla, ister derin devlet diyelim. Görünmez ama varlığını son derece hissettiren bir yapı. Geleneğini Teşkilatı Mahsusa geleneğinden alıyor. Muhalif olan insanlara büyük çoğunlukla Kürtlere ve sosyalist kesimlere yönelik olarak gözaltında kayıp etme politikasını uygulamaya başladı” diye konuştu
 
‘Kaybetme politikasının önemli aktörleri iktidarın yanında’ 
 
Bu güne kadar kayıpların faillerinin ortaya çıkarılmadığına dikkat çeken Eren, 90’lı dönemlerde gözaltında kayıp etme politikasının önemli aktörlerinin bugünkü iktidarın yanında yer aldığını hatırlattı. Bugün yine Teşkilatı Mahsusa geleneğini hatırlatan görüntülerin yayınlandığını dile getiren Eren, “Özellikle Ülkü Ocakları,  Alperen Ocakları ve SADAT eliyle örgütlenmiş bir takım yapılanmalar devletin dışındaki bir takım silahlı gruplar özgürce sosyal medyadan kendilerini ifade ederek korku salmaya çalışıyorlar.  Açıkça tehdit edebiliyorlar. Açıkça insanları televizyon yayınlarında öldürmekle, asmakla, kesmekle tehdit edebiliyorlar ve onlara hiçbir şey olmuyor. Bizim barışçıl taleplerimiz bile terör suçu olarak değerlendiriliyor, bizler yargılanıyoruz. Açık şiddet çağrısı yapmış, öldürmeye, yaralamaya çağrı yapmış insanlar konuşabiliyorlar. Şiddetin devlet eliyle bu kadar meşrulaştırıldığı bir dönemde dilerim kayıp etme politikası yeniden ağırlığını hissettirmez. Ama böyle bir tehlikenin varlığını düşünüyorum” dedi.
 
‘Devlet politikası olduğu için BM’nin sözleşmesi imzalanmıyor’
 
Gözaltında kayıp etme, yok etme ve korkutma politikasının bir devlet politikası olduğunu vurgulayan Eren, şöyle devam etti: “Devlet politikası olduğu için de Türkiye Cumhuriyeti Birleşmiş Milletler (BM)  Gözaltında Kayıp Etmelere Karşı Sözleşmeye imza atmadı. Çünkü bu imzayı atsa kayıp olaylarında zaman aşımı işlemeyecek. Ama şimdi Türkiye Cumhuriyeti devleti bütün gözaltında kaybedilenler yönünden, insan öldürme suçunun zaman aşımını uyguluyor. 20 yıl sonra bu dosyaların hepsi ortadan kaldırılıyor. Oysaki eğer devlet Birleşmiş Milletler gözaltında kayıp etmelere karşı metni imzalasa 20 yıl ile sınırlı olmayacak. Ne kadar zaman geçerse geçsin işlenen bu suçların cezası verilir. Dosya her zaman önümüzde açık olacaktır. Yönetimler, iktidarlar değişse de bu yöndeki politikalar değişmedi. Bu devlet politikası olduğu için zaten Türkiye Cumhuriyeti devleti bunu imzalamıyor. Çünkü o zaman 1915’ten bu yana kayıpların aileleri haklarını aramaya başlayacaklar. Bunu engellemek içinde bu sözleşmeyi imzalanmıyor. Bu politika bir korkutma politikası olarak da uygulanmaya devam ediyor.”
 
‘Cumartesi Anneleri en meşru sivil itaatsizlik eylemini yapıyor’
 
Cumartesi Anneleri’nin ve onlarla birlikte mücadele eden Cumartesi insanlarının kayıplara karşı verdiği mücadelenin kaynağında İHD olduğunu hatırlatan Eren, “İHD’de yapılan toplantılar sonucunda Cumartesi Anneleri olarak bir oluşum ortaya çıktı. 1995 yılından bu yana da Cumartesi Anneleri bu coğrafyanın en meşru sivil itaatsizlik eylemi olarak kabul edildi. Hatta devlet zaman zaman meşruiyetini kabul ederek bu konuda çalışmalar yaptı. Mesela AKP iktidarı ilk dönemlerinde gözaltında kayıp etme politikasına karşı olduğunu açıklıyordu. Şunu söylüyordu ‘artık Beyaz Toroslar dönemi bitti.’ O dönemi Beyaz Toroslar dönemi olarak adlandırıyorlardı. Ama şimdi o Beyaz Torosların bütün şoförleri AKP’nin yanındalar. Yani devletin içinde derin devlet-AKP uzlaşmasına gidildi. Tayyip Erdoğan Cumartesi Annelerini kabul etti hatta Berfo anaya söz verdi ama sözler tutulmadı. O dönemin bütün aktörleri şuanda iktidarın yanında yer alıyor. Tüm engellemelere rağmen bu mücadele bence çok başarıya ulaştı. Çünkü bizim coğrafyamızdaki kayıplar gerçeğini bütün dünyaya duyurduk” diye ifade etti.
 
Cumartesi Anneleri’nin bugün baskı altında hala eylemlerini sürdürdüğünü hatırlatan Eren, “Ne kadar baskı olursa olsun bizim coğrafyamızdaki kayıplar mücadelesi, bütün dünyada meşruiyetini kazanmış bir mücadeledir ve herkes tarafından desteklenmektedir” şeklinde konuştu.