Ebru Günay: Yürüdükçe gördük ki savaş en büyük sorun

  • 09:27 23 Haziran 2020
  • Güncel
Habibe Eren
 
ANKARA - “Demokrasi Yürüyüşü”nde” savaşın en büyük sorun, barışın ise en büyük ihtiyaç olduğunu gördüklerini kaydeden HDP Sözcüsü Ebru Günay, Denizlerin 1969’da Hakkari’de yaptığı Devrimci Gençlik Köprüsü’nden yürürken hissettiği duygunun kendisi için önemli bir an olduğunu söyledi.
 
Halkların Demokratik Partisi (HDP), belediyelere atanan kayyımlar ve milletvekilliklerin düşürülmesine karşı bir süredir hazırlığını yaptığı “Demokratik Mücadele Programı”nın birinci aşamasını tamamladı. Program kapsamında 15 Haziran'da Hakkari ve Edirne'den Ankara'ya başlatılan yürüyüş geçtiğimiz günlerde sona erdi. HDP'liler, iki koldan başlattıkları yürüyüş sonrası Ankara’daki Meclis (Milli Egemenlik) Parkı’nda buluşarak, bir deklarasyon açıkladı. HDP’nin bu kapsamda hayata geçireceği eylem ve etkinliklerin 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne kadar sürmesi bekleniyor.
 
HDP Sözcüsü Ebru Günay, partisinin başlattığı “Demokrasi Yürüyüşü”nü, önümüzdeki günlerde hayata geçirecekleri planlamaları ve güncel gelişmelere ilişkin sorularımızı yanıtladı.
 
* 15 Haziran’da başlattığınız Demokrasi Yürüyüşü’nde Hakkari ve Edirne’den Ankara’ya yürüdünüz. Yürüyüş boyunca birçok noktada halkla temasınız oldu. Yürüyüş atmosferi nasıldı,  yürüyüşü nasıl özetlersiniz?
 
Ben yürüyüşün Hakkari kolundaydım. 14 Haziran’da eş genel başkanlarla birlikte Hakkari’ye giriş yaptık.  Sonraki gün yürümeye başladık. Gittiğimiz her yerde aşağı yukarı tablo hep aynıydı biliyorsunuz, yürüyüşümüzün gündeme gelmesinden birkaç gün önce Valilikler kentlere giriş çıkış yasağı getirdi. Bu uygulama halkla aramıza bir duvar örmenin adımlarıydı. Mesela; Hakkari’de ilçelerden merkeze gelen hiç kimseyi içeri almadılar. Yine kaldığımız yerlerde, çıktığımızda her sokağın başında mutlaka polis noktası vardı. İnsanların bize ve yürüyüşü başlatacağımız yere gelmeleri engellenmeye çalışılıyordu. Van'da yine aynı tablo ile karşılaştık. Gittiğimiz her sokak tutulmuştu. Özellikle kentten çıktığımız gün, araçlarla geçtiğimiz güzergahlar insanlar konvoya katılmasın diye trafiğe kapatılmıştı, Tatvan’da, Bitlis’te bizi kaldırımda bekleyen onlarca insan ve esnaf vardı. Yine Bismil’de bizi bekleyen partililere müdahale gerçekleşti. Özellikle yürüyüş esnasında halkla bir araya gelmemizi sürekli engellemeye çalışan yoğun bir devlet ve asker-polis engeli vardı. Şehirlerarası yaptığımız tüm yolculuklarda askeri konvoylar eşlik etti. Bunu güvenlik gerekçesiyle yaptıklarını söylediler. Ama asıl amaç; insanları korkutmak ve gelmelerini engellemekti. Hakkari'de keskin nişancıların gölgesinde ve özel harekat polislerinin çemberi etrafında insanlar zafer işaretleriyle balkonlarından kaldırımlardan el sallayıp bizimle mutlaka temas kurmaya çalıştılar.
 
* Hakkari’de kadınlar sizi HDP bayrakları ile karşıladı. Ancak asker polis tarafından kuşatılan bir görüntü vardı. O fotoğraf neyi gösteriyor?
 
Hakkari’nin çıkışında konvoyu gören bir grup kadın konvoyu selamlamak istedi. Bu çok basit bir talepti. Ve düşünün basın orada, vekiller orada, polis kadınları darp etmeye çalıştı. Bizim engellerimiz oldu bu duruma karşın ama bu durum kolluk kuvvetinin pervasızlığını ve şiddet kullanırken ki orantısızlığını bir kez daha gösterdi. Konvoy boyunca tanıklık ettiğimiz, gerçek manada bir polis devleti gerçekliğiydi. Biz bir hukuk devleti ya da demokratik taleplere, muhalefete saygılı bir hukuk devleti ile karşılaşmadık. Tam tersine muhalefeti polis ile baskılamaya çalışan bir polis devleti çıplaklığı yüzümüze çarptı. Tabiri caizse maskeler düştü yürüyüş boyunca.
 
* Yürüyüşte sizi etkileyen bir durum oldu mu ya da ne en çok dikkatinizi ne çekti?
 
Hepimiz için çok önemli bir zaman Hakkari'de Denizlerin yıllar önce yaptığı devrim Köprüsü’nde buluşmak oldu. Aslında o köprü, Türkiye halklarının kardeşliğinin sembolüydü. Biz o köprüden yürürken onların başlattığı demokrasi mücadelesinin hala devam ettiğini ve “Demokrasi Yürüyüşü”nü devraldığımızı hissettik. Yürüyüşe Edirne ve Hakkari’den başlarken ülkenin iki ucunu bir araya getirmeyi ve halklar köprüsü oluşturmayı istedik. Denizlerin yaptığı o köprü biraz bunu da sembolize etti. Bizim manevi olarak yürüyüşe atfettiğimiz anlam orada daha somutlaştı.
 
* Bu kadar baskıya rağmen halkın yürüyüşe yoğun katılımını gördük. Halkın barış talebi ne düzeydeydi. Ya da bu yürüyüş neyi açığa çıkardı?
 
Biliyorsunuz 1 Haziran’da 9 maddelik bir deklarasyon yayınladık. Parti olarak ‘acil çözülmesi gerekiyor’ diye tanımladığımız sorunlar vardı. Bunların çözümü için asgari ilkeler etrafında bir araya gelip ortak mücadele yürütme koşullarını yaratmak ve demokrasi bloğunu oluşturmak istedik. 1 Haziran’da bütün toplumsal kesimlere, Kürtlere, Araplara, Süryanilere, kadınlara, gençlere bir çağrıda bulunmuştuk. Aslında bu çağrı, Türkiye’nin bütün muhalefet dinamiklerine yönelik bir çağrıydı. Biz yürüyüş boyunca bunu daha yakinen gördük. Mesela Hakkari ve Edirne kolunda savaşın en büyük sorun olduğunu ve barışın çok acil bir temel ihtiyaç olduğunu bir kez daha gördük. Hakkari’de, Van’da, Tatvan’da, Bitlis’te o kadar inanılmaz bir kolluk gücü ve yığınağı vardı ki, insanların normal hayatını devam ettirme koşulları ortada yoktu. Sürekli bir kontrol noktası, sürekli kapatılmış yollar ve bariyer barikatlar doluydu…
 
Hükümetin dile getirdiğinin aksine bir normalleşme hali yoktu. Normalleşme barış ve demokrasi ortamında yaşamaktır. Bunun olmadığını gördük. Ve şunu fark ettik; pandemiye rağmen insanlar sokaklardaydı ve gerçekten barış ve demokrasi istiyordu.  Biz de bunu vurguladık: Bu ülkede pandemiden daha tehlikeli bir gerçeklik var. O da savaş gerçekliği. Her gün ölümlerin olduğu bir coğrafyada pandemi bu topraklardaki insanlar için bir tehlike ama daha asli bir tehlike de savaş gerçekliği. Bu savaş hali sürekli insanların canını acıtmaya devam ediyor. İktidar, yürüyüşümüzün başladığı gün Maxmur ve Şengal’e hava saldırısı başlattı. Birkaç gündür kara operasyonu ile girmeye çalışıyor. Darbeye karşı başlattığımız demokrasi talebimize iktidar savaş ve sivilleri katlederek karşılık verdi. Şeladize’de beş sivil yaşamını yitirdi. Yine Maxmur’da geçtiğimiz günlerde gerçekleştirilen saldırıda üç kadın yaşamını yitirdi. Yaşamını yitiren kadınlar 90’larda savaştan kaçıp Maxmur’a sığınmış ve mülteci olarak özgür bir hayatı yaşamaya çalışan kadınlar. Ama savaş onları yine yakalıyor. İktidarın içeride ve dışarıda yürüttüğü savaş politikasının bu coğrafyada herkese kaybettirdiğini bir kez daha çok açık bir şekilde gördük. Bu süreçte gördük ki, savaş en büyük problem barış ise en büyük ihtiyaç.
 
“Türkiye’deki barış, Sayın Öcalan’a yaklaşımla doğru orantılı. Çünkü her koşulda, her ortamda,  her saldırı altında gerçekten barışta ısrar eden bir gerçeklik var. Bu İmralı gerçekliğidir.”
 
* Savaştan bahsettiniz, savaş derinleştikçe tecritte derinleşiyor ve bu durum çoklu krizleri daha fazla açığa çıkarıyor. Siz savaş politikaları ile tecrit bağlantısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Tecritle savaş çok doğru orantılı. Tecrit derinleştikçe savaş derinleşiyor. Çünkü AKP iktidarı tecridi bir yönetme biçimi olarak uyguluyor. İmralı’da uyguladığı tecritten ve kendince geliştirdiği tecrit politikasının ülkenin tamamında uygulamaya çalışıyor. Geçmişte de söyledik. İktidar Türkiye’yi İmralılaştıran bir yerden yönetiyor. Türkiye’deki barış, sayın Öcalan’a yaklaşımla doğru orantılı. Çünkü her koşulda, her ortamda,  her saldırı altında gerçekten barışta ısrar eden bir gerçeklik var. Bu İmralı gerçekliğidir. Aslında biz bunu açlık grevi sonrası yapılan ilk görüşmelerde de gördük.  Sayın Abdullah Öcalan’ın açıkladığı deklarasyonda,  kamuoyu ile paylaştığı metinlerde ısrarla barışı dile getirdi. Ancak AKP iktidarı savaşın startını yeniden verdi. Hatırlarsanız, 9 Ekim’de Rojava’ya yine saldırılar oldu. Gre Spi’deki saldırılar da barış çağrısına cevaptı. Bu saldırıların hepsi ısrarcı barış politikalarına verilen bir cevabı gün yüzüne çıkarıyor. İktidar her süreçte savaştan besleniyor.  
 
AKP iktidarının artık Türkiye toplumuna vereceği bir şey yok. 18 yıldır iktidarsınız ve bu ülkeyi yönetiyorsunuz. Dolayısıyla oluşan bütün olumsuzluklardan siz sorumlusunuz. Bu ülkedeki açlığı, yoksulluğu ve kadına yönelik şiddeti 18 yıldır geliştirdiğiniz politikalar besliyor. İktidarın tek derdi kendi yandaşını ve sermayesini korumak. Bu süreçte yoksula, emekçiye, işçiye bir şey vaat etmedi.  Çıkardıkları infaz yasasında bile kendi yandaşlarını,  tacizcileri, uyuşturucu baronlarını düşündüler. Düşünce suçluları, siyasi mahpusları içeride virüsle baş başa bıraktılar, ölüme terk ettiler. Bu iktidarın toplumun refah ve huzurunu sağlayacak bir projesi yok. Güçlendirdiği ve geliştirdiği milliyetçi dalga,  kutuplaştırdığı toplum ve yarattığı savaş politikası ile kendisini gizleyerek buradan güç devşirmeye çalışıyor. Aslında tecrit politikasında da bu nedenle ısrar ediyor.
 
* Bir haftalık yürüyüş ile programınızın birinci etabı Ankara’da açıkladığınız deklarasyonla son buldu. Bundan sonraki planınız ne? Mücadeleniz daha çok hangi alanda gelişecek?
 
“Demokrasi Eylem Planı” 1 Eylül Dünya Barış Günü’ne kadar sürecek. Bu uzun soluklu bir yürüyüş. Yürüyüş bitti bundan sonra yapacaklarımız ‘son buldu’ diye düşünmemek gerekiyor. Bu ülkeye gerçek bir barış ve demokrasi gelinceye kadar mücadelemiz devam edecek. Çeşitli planlamalarımız var, zamanı geldiğinde kamuoyu ile paylaşacağız. Yürüyüş, programımızın ilk aşamasıydı. Biliyorsunuz yine aynı zamanda Kadın Meclisimizin ‘Kadın Mücadelesi Her Yerde’ kampanyası devam ediyor. Bu kampanya da programımız kapsamında olacak. İkinci ve üçüncü aşama için önümüzde çeşitli eylem ve etkinlik planlarımız var. Önümüzdeki dönem, ülkedeki kötü gidişata müdahale edeceğimiz ve aktif mücadele yürüteceğimiz bir süreç olacak. İlk aşamada yaptığımız gibi dışarıda halklarımızla ve bu ülkenin temel muhalefet dinamikleri ile beraber yol alacağımız bir süreç olacak.
 
* Geçtiğimiz gün MYK toplantısı gerçekleşti, yürüttüğünüz tartışmalar ne düzeydeydi, bu kapsamda alınan bir karar var mı?
 
MYK’de demokrasi yürüyüşümüzü değerlendirdik. Çünkü bizim için önemli bir deneyimdi. Yaptığımız görüşmeler ve temasları masaya yatırdık, değerlendirmesini yaptık. Yine tüm bu başlıklarla beraber bir siyasal süreç değerlendirmesi yaparak önemli gelişmeleri değerlendirdik. Şengal ve Rojava’daki saldırıların, bizim için kabul edilemez olduğunu bir kez daha vurguladık. Öte taraftan biz bu yürüyüşü gerçekleştirirken ‘savaşta ısrarcıyım’ diyen bir iktidar gerçekliği olduğu tespitini yaptık. Bununla birlikte Ortadoğu için önemli adımlardan birisi PYD ve ENKS’nin Kürt Ulusal Birliği’nde anlaşması ve ortak bir deklarasyon yayınlaması oldu. Bu bizim için bu süreçteki önemli adımlardan biriydi. İçeride ve dışarıda AKP’nin yürüttüğü Kürt düşmanlığı siyasetine karşı ulusal birliğin ne kadar elzem bir ihtiyaç olduğunu bir kez daha vurguladık. Ve tabi, bundan sonraki planlamalarımızı da yaptık.
 
“Çünkü iktidar HDP’nin geliştirdiği demokrasi mücadelesi, çok renkli ve çok kültürlü alternatif muhalefet anlayışını kendine tehlike olarak görüyor. Bu söylemler gündemde tutularak partimiz baskı altına alınmaya çalışılıyor.”
 
*  Tüm bu tartışmaların yanı sıra son süreçte HDP’ye yönelik saldırılar başka bir boyuta taşındı. Kapatma söylemleri gündemde. Bu söylemleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Bunları, kimin ve ne amaçla söylediği çok önemli. Bütün dünya örneklerinde darbeci iktidar önce milletvekilliklerini düşürür, partiler kapatılır ve sonra Meclis iradesini gasp eder. AKP iktidarı hepsini yaptı. Tüm bu uygulamalarla darbeci bir iktidar olduğunu açıkça gösterdi. Milletvekillerimiz tutuklu, önceki dönem eşbaşkanlarımız tutuklu. Yine binlerce parti yöneticimiz, belediye eşbaşkanlarımız ve üyelerimiz tutuklu. HDP sistematik bir saldırı altında. Milletvekilliği düşürülen sevgili Musa Farisoğulları içeride… Kayyımlarla gasp edilen halk iradesi bir üst boyuta taşınarak Meclis’te vekilliklerin düşürülmesi ile tekrar gündeme geldi. Şimdi bunun paralelinde ‘HDP kapatılsın’ tartışmalarını yürütüyorlar. AKP iktidarı daha önce 2008’de ‘AKP kapatılsın’ diye kanal kanal gezip bağırıp çağıranlarla, şimdi kol kola ‘HDP kapatılsın’  diyor.
 
Çünkü iktidar HDP’nin geliştirdiği demokrasi mücadelesi, çok renkli ve çok kültürlü alternatif muhalefet anlayışını kendine tehlike olarak görüyor. Bu söylemler gündemde tutularak partimiz baskı altına alınmaya çalışılıyor. Bizim geldiğimiz gelenek ve geçmiş deneyimlerimiz de gösteriyor ki,  hiçbir baskı ve zor bizleri yıldırmadı. Hatta iktidarın bu politikaları ile mücadele azmimiz arttı. Burada biz, AKP-MHP iktidarının acizliğini ve çürümüşlüğü görüyoruz. Bir korku hali var. Korkuyorlar çünkü eriyorlar ve güç kaybediyorlar. Toplum gerçekliği görüyor artık. AKP bu ikiyüzlülüğü ile toplumu kandıramayacağını çok açık bir şekilde görüyor. Dolayısıyla toplumu manipüle etmeye çalışan bir yerden siyaset yürütüyor. AKP artık darbeci politikaları ile toplumu ikna edemiyor.
 
* Sürekli olarak hükümetten ve diğer partilerden HDP’ye “şiddetle aranıza mesafe koyun” deniliyor ancak HDP’nin her demokrasi hamlesi sonrası sınır dışı operasyonlar gündeme geliyor, iç siyasette de baskı giderek derinleşiyor. Bu hamleler iktidarın ömrünü ne kadar uzatabilir?
 
Baskı politikası AKP’nin ömrünü uzatamayacak. Toplumun kendisi de bu durumun farkında. Baskıyla zorla bir toplumu ancak bir süre zapturapt altına alabilirsiniz. Bu iktidarın bir kere işsizlik sorununa, açlık sorununa bir cevabının ve çözümün olması lazım. Hele hele 18 yıldır iktidardaysa… Hiç kimse hem mağdur hem iktidar olamaz. Kadına yönelik şiddet arttığında, iktidarın kadınlara bunun cevabını vermesi lazım. İnsanların sağlık sorunları bu kadar had safhadayken insanlara bir cevabının olması lazım. Tek başına baskı ve zor bu gerçekliği değiştirmiyor. Mevcut iktidarın ikiyüzlü halini kapatmıyor. Saldırganlıklarının sebebi bu. Türkiye toplumu hakikatleri görüyor. Şu an Barolar Ankara’ya yürüdü. Muhalefetin temel ayaklarından biri olan barolar kendilerine yönelik müdahaleyi kabul etmediği için “Savunma yürüyor” sloganı ile Ankara’da. Herkes bulunduğu alandan iktidara karşı bir mücadele halinde. Baskı ve zor artık bu kirliliği ve çirkinliği gizleyemiyor.
 
“İktidar siyaseten saldırmıyor. Şu anda çok aktif bir şekilde kadın kazanımlarına da bir saldırı hali var. Eşbaşkanlık sisteminin hedef haline gelmesi bunun sonucu.”
 
* Hep saldırılardan konuştuk. Birazda kadın gündemine geçelim. Bir kadın olarak parti sözcüsü olmanız var olan siyasi tartışmalara nasıl bir bakış açısı getiriyor. Ya da var olan eril siyasette nasıl bir kırılma yaşanıyor. Zorlandığınız durumlar oluyor mu?
 
Bu konuda tek avantajlı parti biziz diyebiliriz. Çünkü eşit temsiliyet, eşbaşkanlık sistemi ve kendisini bir kadın partisi olarak tanımlayan bir parti gerçekliğimiz var. Bu aslında bütün kurumlarımıza ve mekanizmalara yansıyor. Kadın bakış açısının ve kadın felsefesinin esas olduğu bir politikamız mevcut. Bu sistemin kendi içinde kolaylıkları var. Ancak şöyle bir gerçeklik var: Tümden zorluğu yok demek haksızlık olur. Sonuçta beş bin yıllık bir erkek egemen anlayış var. Dolayısıyla bunu aşmak, değişim ve dönüşümünü yapmak ve bunun mücadelesini yürütmek çok kolay değil. Ancak bunun kavgasını yoldaşça veriyoruz.  Kadınların olduğu her alanda nereye gidersek gidelim yereldeki kadın dinamikleri bir anda harekete geçiyor. Güveniyor, geliyor. Bu konuda HDP’nin yarattığı kadın siyaseti bir güven duygusu da yarattı. Kadın adaleti dediğimiz şey kendini hissettiriyor. Yerellerde sorun olduğunda ‘bir kadın arkadaşla konuşsak’ sözü kadınların her alanda çözüm gücü olduğunu gösteriyor.  
 
İktidar siyaseten saldırmıyor. Şu anda çok aktif bir şekilde kadın kazanımlarına da bir saldırı hali var. Eşbaşkanlık sisteminin hedef haline gelmesi bunun sonucu. Kürt kadın hareketini uygulamaya koyduğu eşbaşkanlık sistemi dünya kadın mücadelesine mâl olmuş bir gerçekliği iktidar kayyım döneminde kriminalize etmeye çalıştı. Meclis’ten geçirilen infaz yasası ile kadına yönelik suçtan hüküm giymiş faillerin serbest bırakılması kadınların hedef alınmasını gösteriyor. Yine geçenlerde Rosa Kadın Derneği’ne yapılan saldırı ve TJA’lı kadınlara yapılan saldırılar aslında kadına yönelik erkek şiddetini meşrulaştıran bir yerden geliyor. Tabi toplamda bunların siyasetini kadınlar olarak yürüttüğümüzde bizi zorlayan bir alana dönüşüyor. Kadın mücadelesi ve kadın özgürlüğünü elde etmek kolay değil. Bunu dişimizle tırnağımızla yaptık. Bu yüzden kadın mücadelesi her yerde diyoruz.
 
Parlamentoda, sokakta, işte ve hayatın her alanında diyoruz. Ve daha da önemlisi kadın mücadelesi ve dayanışması sınır tanımıyor. Kendi içerisinde özgün ve enternasyonal bir mücadeleye dönüştü. Bu anlamda sınır ve mekanları da aşıyor. Ben bunu bir kadın olarak inanarak söylüyorum. 21. yy kadın yüzyılı olacak. Dünyanın her tarafındaki kadınlar birbirinin acısını, kederini, dostluğunu ve mücadelesini paylaşan bir siyaseti yürütüyor. Bu kazanımları daha da artıracaktır.
“Kadınların söyleyecek sözü ve değiştirecek gücü var. Bu renk hayatın her alanına yansımalı. Biz aktif oldukça bakış açımız hayatın her alanına yansıyacak.”
 
* Kampanyadan yine kısaca bahsedersek ‘kadınlar her yerde’ sloganı ile HDP daha çok katliam ve ölümün vurgulandığı şiarların tersine ‘Kadın mücadelesi her yerde’ diyerek olumlu bir yerden bakıyor. Bu durum kampanya sürecini nasıl etkiliyor?
 
Sistematik ve hayatın her alanına yayılmış ciddi bir saldırı hali var. Evde, trafikte, işyerinde sokakta, okulda aklınıza gelebilecek her yerde sürekli bir saldırı hali var. Şöyle de bir gerçeklik var; her baskı ve zor bizi daha da güçlü çıkışlara yönlendiriyor. Ve bu güçlü çıkışlar bize daha çok kazanımlar sağladı. Kadınlar siyasetin dışına itilmeye çalışılırken evlere hapsedilmeye çalışırken ya da iktidarın belirlediği makbul kadın çizgisine sıkıştırılmaya çalışılırken buna karşı cevap eşbaşkanlık sistemi oldu. Bir kadının bulunduğu her yerde bir kadın mücadelesi ve dayanışması var ve bu gücü görmek gerektiğini düşünüyorum. Kadınların söyleyecek sözü ve değiştirecek gücü var. Bu renk hayatın her alanına yansımalı. Biz aktif oldukça bakış açımız hayatın her alanına yansıyacak.