Üç kadınla ‘barış’ söyleşisi: Savaşlara bir erkeklik krizi de denilebilir

  • 09:11 1 Eylül 2020
  • Güncel
Habibe Eren
 
ANKARA - Yıllardır sokakta aktif bir mücadele veren kadınlarla barışın toplumsallaşmasına dair konuştuk. Türkiye’de kadınların barış sürecine katkısının yetersiz kaldığına dikkat çeken kadınlar, “Kadınlar, büyük toplumsal mücadele yükselişlerinin en ısrarcı ve aktif özneleri haline gelmeden zaten toplumsallaşma sorunu da çözülmemiş demektir” dedi. 
 
Türkiye’de neredeyse 40 yıldan fazladır süren çatışmalı süreçte 40 binden fazla insan yaşamını yitirdi, binlerce insan faili meçhul şekilde kaybedildi, bir milyondan fazla insan çatışma yerlerinden zorunlu göçe tabi tutuldu. Savaşın tüm boyutlarını halklar yaşarken, barış çabalarına yanıt verilmedi. 1990’lardan 2013’e kadar çeşitli zamanlarda PKK tarafından tek taraflı ateşkes ilan edilse de barış süreci ve çatışmasızlık süreci hükümetler tarafından sekteye uğratıldı.
 
PKK’nin silahlı mücadele tarihi olarak kabul edilen 1984’ten bugüne çatışan taraflar arasında ilk karşılıklı çatışmasızlık hali, 21 Mart 2013 Diyarbakır Newrozu’nda PKK lideri Abdullah Öcalan’ın mesajıyla başladı. 2013-2015 yılları arasında devam eden “çatışmasızlık” sürecinin ardından Ceylanpınar’da iki askerin şaibeli ölümü sonrası tekrar çatışmalı süreç başladı. Süreci inkar eden hükümet yetkilileri yeni bir dönemin başlayacağı sinyalini verdi.  Bu süreçten yine en fazla zarar gören kadınlar oldu. İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) çatışmalı sürecin tekrar başladığı 2015 yılı “Türkiye İnsan Hakları İhlalleri bilançosuna” göre, yalnızca bir yılda 238 kadın intihara sürüklendi yüzlerce kadın fuhuşa zorlandı, 311 çocuğa şiddet, taciz ve tecavüz eylemi gerçekleşti,  132 kadın katledildi ve 105 kişi kayboldu.
 
Özellikle bu süreçte en fazla yarayı alan kadınlar tüm saldırılara rağmen, her türlü kirli politikaya karşı sokakları kullanmaktan ve barış söylemini yükseltmekten geri durmadı. Biz de 1 Eylül Dünya Barış Günü vesilesiyle Kadın Savunma Ağı’ndan Buse Üçer, Ankara Kadın Platformu’ndan Fatma Kılıçarslan ve Eşitlik’ten Derya Koca’ya barışın neden toplumsallaşamadığını ve barışa dair bir ajandalarının olup olmadığını sorduk.
 
* Türkiye’de 2013’te başlayan çözüm süreci 2015’te sona erdi ve hükümet tarafından süreç inkâr edildi. Ardından süreç hızlıca barıştan çatışmaya doğru evrildi. Kaosun etkilerinin hala sürdüğü günümüzde barış neden toplumsallaşamadı?
“Barış gündemini, çözülmesi gereken bir sorun değil de kendi rejimine yönelen bir tehdit olarak yeniden kurarak aslında barış isteyenlerin kriminalize edildiği ve ciddi baskı ile karşı karşıya kaldığı bugünlere geldik. AKP iktidarı Kürt halkının taleplerini çözmeyi bir amaç olarak değil, araç olarak gördü.”
Buse: Bana kalırsa, buradaki en büyük etki kutuplaştırıcı ve ayrımcılığı besleyen politikalar. Bu politikaların da temsilcisi AKP. AKP iktidarı ve Erdoğan özellikle ırkçılık karşıtı ve antifaşist mücadeleyi insanların elini kolunu bağlayan bir noktaya getirdi ve her türden ayrımcılık bir şekilde birbirini besledi. Faşizm ayrımcılık karşıtı mücadeleleri sekteye uğratmaya çalışıyor ama bütünleşik bir özgürlük mücadelesi ile beraber barışın toplumsallaşmasını sağlamak mümkün. Toplumsallaşma ancak yaşamdan yana olan politikaların geliştirilmesi ile gerçekleşebilir.
 
Fatma: Barış sürecinde yapılan görüşmeler kilitli kapılar arkasında yapıldı ve halktan bu görüşmeler gizlendi. Halka görüşmelere dair bilgilendirme yapılmadı. Halkın bilmediği bir konuda bu süreçten uzak kaldı. Bu yüzden de barış toplumsallaşamadı. Süreç şeffaf yürütülmediği için barış inşası yerine getirilemedi.
 
Derya: AKP iktidarının böylesine büyük eşitsizlikler ve adaletsizliklere; muhalif ve talep yükselten her kesime baskı kurmaya dayanan rejimi, temel olarak ülkeyi kutuplaştırabilme başarısına bağlı. Aksi takdirde bir başarı sağlanamayacağını kendisi de biliyor. Barış gündemini, çözülmesi gereken bir sorun değil de kendi rejimine yönelen bir tehdit olarak yeniden kurarak aslında barış isteyenlerin kriminalize edildiği ve ciddi baskı ile karşı karşıya kaldığı bugünlere geldik. AKP iktidarı Kürt halkının taleplerini çözmeyi bir amaç olarak değil, araç olarak gördü. Bu araç, iktidarına yarar getirmediği ölçüde de hızlı şekilde İslamcı-milliyetçi-otoriter seçenek devreye sokularak MHP ile koalisyon gündeme getirildi. Başkanlık rejiminin tesisi, bu manevraya dayandırıldı. Toplumsallaşma sorunu, AKP’nin bu kutuplaştırma gündemini ne yazık ki aşamamaktan kaynaklanıyor. 
 
* Dünya deneyimlerine baktığımızda kadınlar barış inşasında önemli rol oynadı. Türkiye’de barış sürecinde kadınların ve kadın örgütlerinin refleksini nasıl buluyorsunuz?
“Saldırı karşısında savunma durumundayız. Oysa kreş, sığınma evleri, yoksulluk, yargının çürümüşlüğü gibi somut ve her kimlikten kadının temel hakları için talep eden ve bunu toplumsa örgütleyen bir modele ihtiyacımız var.”
Buse: Geliştirmek gerektiğini düşünüyorum. Kadınların barışta ısrarcı olmasının temel bir nedeni var. Aslında kadın hareketinde bu sık sık bahsettiğimiz karma örgütlerde yaşanan ‘erkeklik krizi’.  Bu kriz kadın hukukuyla bir şekilde alt edilmeye çalışılıyor. Ve muhalefetin öncülüğü el değiştiriyor. Kadınlar şu an muhalefetin öncüsü. Bu da tabi barışın toplumsallaşması adına da çok önemli bir noktayı bize gösteriyor. Bütün bu süreçlerdeki çatışmalarda örneğin; Kolombiya’da, kadınların barış süreçlerinde yer almasının nedeni gerçekten savaş en çok yıkımı kadınlara uğratıyor ve bu da aslında savaşın altında tüm dünyada yatan erkeklik krizi, neoliberal patriyarkal dünyanın krizini ortaya çıkarıyor. Bu nedenlerle savaşa bir erkeklik krizi de denilebilir.
 
Fatma: Türkiye’de ne yazık ki kadınların barış sürecine katkısı yetersiz kaldı. Kadınlar mekanizmalar dışında tutuldu ve bu anlamıyla sahiplenme de genele yayılamadı. Kadın örgütleri veya bireysel olarak kadınlar birçok noktada barışa olan inancını ve barış sürecinin yeniden gelmesi için söylemlerini güçlendirse de toplumun tamamına yayılması ve önyargıların kırılması adına eylemsellikler yeterince hayata geçirilemedi.
 
Derya: Barış talebinin toplumsallaşmasını, ezilen ve emekçilerin yan yana gelmesine bağlı olduğunu düşünüyorum. Kadınlar, büyük toplumsal mücadele yükselişlerinin en ısrarcı ve aktif özneleri haline gelmeden zaten toplumsallaşma sorunu da çözülmemiş demektir. Ezilmeyi en şiddetli yaşayan kadınların sesinin örgütlenmediği, aktif birer özne olmadığı toplumlarda otoriterlik, sömürü, şiddet sarmalından çıkış da mümkün değil. Bu bağlamda Türkiye’de kadınların, kadın düşmanlığı karşısında giderek gelişen ciddi ve çok umut verici bir refleksif hareket yaratma kapasitesi var. Özellikle şiddet-cinayet gündemlerinde bunu görüyoruz. Ancak kadın hareketi olarak şiddet gündemlerine verilen tepki ile ne yazık ki sınırlanmış durumdayız. Saldırı karşısında savunma durumundayız. Oysa kreş, sığınma evleri, yoksulluk, yargının çürümüşlüğü gibi somut ve her kimlikten kadının temel hakları için talep eden ve bunu toplumsa örgütleyen bir modele ihtiyacımız var. Bu çerçevede şu an rejimin kadın düşmanlığından bunalmış ve hiçbir hakkı olmayan kadınların bir arayış içinde olduğu çok net hissediliyor. Cinayetlerden, gidecek bir kapı bulamamaktan, çaresizlikten bıktı kadınlar. Bu öfkenin ve geniş toplumsal taleplerin somut olarak harekete geçirileceği bir ülkede barışın da sesi bastırılamaz şekilde daha gür çıkacak; kadınların toplumda en genel muhalif, ezilen, demokratik hak arayan kesimlerin önünü açacak bir potansiyeli bulunuyor. Hep birlikte buna kafa yormamız gerektiğine inanıyorum. 
 
* Özellikle devletin ve diğer iktidar odaklarının milliyetçi, cinsiyetçi, dinci/mezhepçi vb. söylemlerinin barış pratiklerine etkisi nasıl oluyor?
“Çatışmalı süreç devam ederken bir yandan da cinsiyetçilik, kadın karşıtlığı ve kadın düşmanlığı yaşamın her alanına sirayet ettirildi. Kadınların barış çabası ve mücadelesi terörize edilirken bu süreçte en fazla baskılanan yine kadınlar oldu.”
Buse: Özellikle ırkçılık karşıtı mücadele tüm dünyada geniş kapsamlı bir şekilde kendini var ediyor. Burada dikkat çekmemiz gereken şey; göçmen kadınların durumu. Görüyoruz ki savaştan en çok etkilenen kadınlar ve bu kadınların sağlık, eğitim, barınma gibi ihtiyaçlarının karşılanmadığı bir dünyada gerçekliği karşımızda duruyor. Savaşı, birtakım silahlarla birbirine saldırmak olarak açıklayamayız. Aslında çok büyük bir iklim krizi var. Bu iklim krizi de erkekliğin dünyaya açtığı bir savaş ve burada en çok yine kadınlar etkileniyor. Mesela yüzme bilmediği için veya öğrenmesi günah olduğu için kadınlar sellerde boğularak ölüyor. Böyle bir dünya da yaşıyoruz ve elbette ki tüm bu ırkçı politikaların, faşizmin kadın hareketlerinde de faşizm karşıtlığının örgütlendiği bir dönemden geçiyoruz.
 
Fatma: En başından beri devlet savaş söylemlerini kadın bedenini hedef alarak gerçekleştirdi. Çatışmalı süreç devam ederken bir yandan da cinsiyetçilik, kadın karşıtlığı ve kadın düşmanlığı yaşamın her alanına sirayet ettirildi. Kadınların barış çabası ve mücadelesi terörize edilirken bu süreçte en fazla baskılanan yine kadınlar oldu. Bugün ilkokullarda bile okullarda çocuklara verilen eğitimde savaş karşıtlığı yerine, militarizm, cinsiyetçilik ve milliyetçik aşılanıyor. Bu toplumun her kesimine sirayet ettiriliyor. Siyasetçilerden tutun da gazetecilere savaş söylemi bu süreçte olağanlaştırılıyor. Bu da belirli kesimin cesaretlenmesine neden oluyor. Özyönetim direnişleri sırasında orada bulunan asker ve polislerin yatak odalarının duvarlarına yazdıkları cinsiyetçi yazıları hepimiz gördük. Kadınların bedenleri üzerinden kadınları aşağılayan söylemlerle savaş suçlarının işlendiğini gördük. O günden bugüne gelinen süreçte yine kadınlar hedef alınıyor.
 
Derya: Nadira Kadirova, Gülistan, Rabia Naz cinayetlerinde görüyoruz. Hiçbir kanun tanımayan, kendisinden olanın her türlü pisliğini örten ve bunu aleni yapmaktan da zerre utanmayan bir iktidar var. Kadın düşmanları en başta iktidarın kadın düşmanlığından cesaret alıyor. Biliyor ki korunacak, kollanacak. Yargı elinden tutacak. Hele bir de koltuğu varsa fatura mağdura bile kesilebilir. Musa Orhan vakasında hep birlikte iğrenç şekilde görüyoruz. Korkunç bir suç var ortada. Milliyetçilik, hamasetle örtebiliyorsunuz. Mağdurun göçmen olması, Kürt olması, Alevi olması hedefi daha da “kolay” hale getirebiliyor. AKP rejiminin herkese düşman karakteri varlığı itibariyle cesaret veriyor. Hal böyle olduğunda barıştan yana, emekten yana, ezilenden yana olanlar ne dediğine bakılmaksızın düşman ilan edilerek hedef gösterilmiş de oluyor. AKP rejimi, toplumsal zemini eridikçe hedef göstermeye daha çok başvuracak. Ama toplumsallaşmak, bu bilindik yöntemlerin karşısında her zaman en büyük ilaçtır. Her zaman doğruyu savunacak ve bunun için mücadele edecek insan çıktı, çıkıyor
 
* Barış sürecinde Akil insanlar gibi gruplar oluşturuldu. Burada daha çok erkekler ön plandaydı. Savaşta da barışta da en fazla erkekler konuşuyor, bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Buse: Muhalefette öncüler artık feminist kadınlar yani kadın hareketi oluyor. Önderlikte bir cinsiyet değişikliği yaşanıyor. Bu da elbette ki hareketlere yansıyacaktır. Akil İnsanlar Heyeti mesela ne kadar ‘akildi’ başka bir tartışma konusu. Biraz balon gibi bir şeydi patladı. Orayı es geçerek şunu söyleyebilirim: Kadınlar politikada daha fazla söz almaya başladıkça, sokakta direngen olmaya devam ettikçe erkek sistem kabul etse de etmese de politik öncü olacak. Barışta ısrarcıyız diyen kadınlar bu sayede barışı getirecek.
 
Derya: Akil insanlar heyetinin kişiler bazında kimler olduğundan ziyade heyetin amacı, yöntemi ve izlediği siyaset bence belirleyici sorun. AKP iktidarının bu heyeti kendisini demokratikmiş gibi göstermek amacıyla oluşturduğu ve aslında toplumsallaşmış ve şeffaf bir süreçle değil de istediği kapının ardında istediği pazarlığı yaptığı bir süreçle meseleyi ele aldı. Ülke halkları açısından tarihi önemde bir sürecin hesap verilebilirlik, hedef, yöntem açısından genel olarak sorunlu olduğunu düşünüyorum. Toplumsal tartışma zemininin sınırlı olması elbette kadınların da bu süreçteki rolü ve taleplerini tartışmanın dışında bırakmış oldu.
 
* Baskıların ve tüm demokratik kesimlere yönelimin arttığı bu süreçte kadın örgütleri olarak bir barış ajandanız var mı ya da bu söylemi sıklıkla gündeme getiriyor musunuz?
“Kadınlar olarak savaşa karşı barışı savunduk ve her zamanda bunu savunmaya devam edeceğiz. Bu da her zaman gündemlerimizin arasında.”
Buse: 1 Eylül Dünya Barış Günü’ndeyiz. Bütünleştirici, birleşik ve özgürlükçü mücadeleden yanayız ve bu şekilde kadınlar olarak örgütlemeye çalışıyoruz. Bu ülkede her gün bir kadın öldürülüyor. Bütün dünyada kadınlar bir şekilde ayrımcılığa, şiddete ve tecavüze uğruyor. Tüm bu şiddet biçimlerine karşı çıkmak erkeklerin açtığı savaşa da karşı çıkmak anlamına geliyor. Bunu göz ardı etmemek gerekiyor. Kadınlar şu anda çatışmalı bir sürecin içindeler zaten. Savaşı çok daha geniş kapsamlı algılayabiliriz. Bir sistem var ve bu sistem öldürmek üzerine kurulu. Artık sitemin adı savaş olmuş. Buna karşı yaptığımız her direngenlik, bulunduğumuz her alan aslında başka bir barış programı olarak karşımızda duruyor
 
Fatma: Biz kadınlar olarak her zaman onurlu bir barış istiyoruz. Kadınlar olarak savaşa karşı barışı savunduk ve her zaman da bunu savunmaya devam edeceğiz. Bu da her zaman gündemlerimizin arasında.
 
Derya: Barış, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin genel programının doğal bir parçası olmak zorunda. Halkların eşitliği ve özgürlüğü mücadelesini devrimci bir yöntemle çözme mücadelesini sosyalist mücadelenin gereğidir. Örgütlenmek için mücadele ettiğimiz her gün bunun için de kürek çekiyoruz.