Meral Danış: Türkiye'de kadına yönelik şiddet kurumsallaştı

  • 09:11 12 Eylül 2020
  • Okumadan Geçme!

Gülşen Koçuk

HABER MERKEZİ - İstanbul Sözleşmesi’ne önemli etkisi olan Nahide Opuz’un adalet mücadelesinde avukatlığını yapan Meral Danış Beştaş, o günden bugüne yargının rolüne işaret ediyor: “Türkiye’de kadına yönelik şiddet aile içi şiddet olmaktan çıkmış ve kurumsal nitelik kazanmıştır. Kadına yönelik şiddetin kurumsallaşmasına öncülük eden ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üreten kurumların başında da ne yazık ki yargı erki gelmektedir.”
 
Kadınların mücadelesi ve ödediği bedeller sonucunda Türkiye’nin 2011 yılında ilk imzacıları arasında bulunduğu kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi” AKP-MHP iktidarı eliyle tartışmaya açıldı. Sözleşmeden çekilmeyi/çekince koymayı gündemine alan iktidar, kadınların direnişi sonucu geri adım atmak zorunda kaldı.
 
Türkiye’yi İstanbul Sözleşmesi’ni imzalamak zorunda bırakan etkenlerden biri “Nahide Akgün (Opuz)” davası oldu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), sistematik şiddet ve katletme girişimlerinin ardından Nahide’nin annesinin katledilmesiyle sonuçlanan hak ihlalleri zincirinde, Türkiye’yi suçlu buldu. Mahkemenin gerekçeli kararında, “Türkiye’nin aile içi şiddeti cezalandırmaya ve mağdurları korumaya yönelik bir sistem kurmakta ve bu sistemi uygulamakta başarısız olduğu” vurgulandı. Bu kararıyla AİHM ilk defa, kadına yönelik ve aile içi şiddetle ilgili bir davada AİHS’in ayrımcılığın yasaklanmasıyla ilgili 14’üncü maddesinin ihlal edildiğine hükmetti.
 
Avukat ve Halkların Demokratik Partisi (HDP) Siirt Milletvekili Meral Danış, müvekkili Nahide’nin süreci ve İstanbul Sözleşmesi’ne dair sorularımızı yanıtladı.
 
* İstanbul Sözleşmesi ve kadınların bugüne kadar edindiği bütün kazanımlar kadınların verdiği bedellerle mümkün oldu. Ödenen bedellerden söz edilirken ilk olarak akla gelenlerden biri Nahide Akgün (Opuz) oluyor. Nahide’nin adalet mücadelesinde siz de yanında bulundunuz. Süreci biraz anlatır mısınız?
 
Süreç kuşkusuz hiç kolay olmadı, çok sancılı hatta acılı oldu. Nahide, kocası tarafından şiddete uğrayan ve hatta ailesi de bu şiddetin mağduru olan kadınlardan birisi idi bu dava başlangıcında. Diyarbakır’da yaşayan Nahide,  Kasım 1995’te evlendiği Hüseyin Opuz’dan şiddet gördüğü gerekçesiyle boşanmak istedi. Çünkü evlendikten sonraki üç yıl boyunca annesiyle birlikte Hüseyin Opuz’un bıçaklı saldırı ve araçla ezme girişimi dahil pek çok şiddet eylemine maruz kaldı. Hakkında dava açılan Hüseyin Opuz ise “delil yetersizliği” gerekçesiyle serbest bırakıldı. Araçla ezme girişimiyle ilgili üç ay hapse mahkûm edilen şiddet faili Hüseyin Opuz’un cezası, sonrasında paraya çevrildi. Mahkemelerin eril şiddete bakış açısı ne yazık ki meşru görme zemininden çıkamadı bir türlü. İşte bu yüzden Hüseyin Opuz Nahide’nin annesini rahatlıkla katledebildi. Ne yazık ki, 11 Mart 2002’de Nahidelerin Diyarbakır’dan taşınma sürecinde nakliye aracının önünü kesen Hüseyin Opuz tarafından silahla katledildi. Hüseyin Opuz aleyhine 13 Mart 2002 tarihinde kamu davası açıldı. Annesi Minteha Beybur’un öldürülmesinden sonra Nahide açtığı davayla boşandı. Yani Nahide’nin boşanabilmesi ne yazık ki annesinin katledilmesinden sonra mümkün olabildi.
 
Fail hakkında 36 şikayet başvurusu
 
Türkiye’de yargının eril şiddeti kabul etmesi ne yazık ki bir katliamdan sonra ancak mümkün oluyor. Düşünün ki Nahide ve Minteha anne şiddetin en acımasız yöntemlerinin öznesi oluyor ve mahkemelerin kılı dahi kıpırdamıyor ta ki Minteha anne ölene kadar. Ben bu davaya yerel mahkeme devam ederken dahil olmuştum. O dönem Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Danışma ve Uygulama Merkezi başkanıydım. Şiddete maruz kalan pek çok kadın zaten geliyordu merkeze. Minteha anne kızı yoğun bakımdayken süreci bize aktardı ve Hüseyin Opuz hakkında 36 şikayet başvurusu olmasına rağmen hiçbir şey yapılmadığını ifade etti.  Yerel mahkemeler nezdinde bir netice elde etmek mümkün değildi yani. Bu nedenle ilkin iç hukuk yollarını tükettik ve davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdık. Türkiye, Nahide Opuz davası nedeniyle AİHM tarafından cezalandırıldı. AİHM, tarihinde ilk defa, ev içi şiddette bir tarafın kadın olduğu için ayrımcılığa uğradığı gerekçesiyle bir devleti mahkûm etti.
 
* Yıllarca süren bir şiddet sarmalında eril yargının, şiddet failini bırakmasındaki ısrarını nasıl okumak gerekir?
 
Bunu ne yazık ki erkek egemen zihniyet kodlarıyla okumak gerekiyor. Yani yapılan yasal düzenlemeler, uygulayıcılar elinde anlamını yitiriyor, kadın cinayetlerine ilişkin bizzat yargı mekanizmalarının uyguladığı cezasızlık politikası günümüzdeki acı tabloyu oluşturuyor. Kadın haklarının bilinçli bir biçimde savunulduğu, toplumsal cinsiyet bilincinin gelişimi ve buna bağlı çeşitli kazanımların elde edilmiş olduğu, birçok yasal düzenlemenin kadınlar lehine yapılmaya çalışıldığı günümüzde mahkemeler, eril zihniyet hegemonyasından kurtulabilmiş değildirler. 
 
Bu bahisle birkaç mahkeme kararına kısaca değinmek isterim: Bir tanesi; 20 yaşında silah zoru ile kaçırılarak Şanlıurfa’dan İstanbul’a getirilen ve bir inşaat şantiyesinde hortumla dövülerek cinsel istismara uğrayan bir kadının davasına ilişkin olup davada sanık, 42 yıl hapis cezasıyla yargılanırken, “mağdurun rızası” olduğu gerekçesiyle beraat etmiştir. Yine 14 yaşındaki kıza tecavüz sanığına “saygın tutum” indirimi uygulanmasına ilişkin bir dava örneği gündemde epeyce yer tutmuştur. Yine bir kadın 16 yerinden bıçaklanır iken sanık mahkemenin “Sanık… içindeki tutku derecesindeki aşırı sevgiden kaynaklı duygusallığın etkisi ve ruh hali üzerinde yarattığı hiddetle yanına bıçak alarak maktule ile her zaman buluştukları parka gitmiş ve o hiddetin sonucu olarak maktuleye bıçak darbelerini vurmuştur” ifadelerinin yer aldığı kararı ile indirimli ceza almıştır.
 
“Türkiye’de kadına yönelik şiddet aile içi şiddet olmaktan çıkmış ve kurumsal nitelik kazanmıştır. Kadına yönelik şiddetin kurumsallaşmasına öncülük eden ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üreten kurumların başında da ne yazık ki yargı erki gelmektedir.”
 
Tüm bu örneklerde de yer aldığı üzere, mahkemelerin kadına yönelik şiddete ilişkin davalarda artık kendi literatürlerini oluşturduklarına da şahit olmaktayız. “Kadının sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” düsturu ile hareket eden eril yargı erki, “saygın tutum”, “rıza var”, “sevgi indirimi” gibi kendi zihin dünyalarının yansımalarını verdikleri kararlar ile hayata geçirmekte beis görmemekte ve bu kararların acı neticelerini sadece davaların mağduru olan değil, topyekun bütün kadınlar çekmektedirler. Üstelik bu örnekler, kadın-erkek eşitsizliğinin ayan beyan gün yüzüne çıktığının göstergesi olmasının ötesinde kadına yönelik şiddetin mahkeme kararları ile olumlanmasının da açık bir ifadesidir. Türkiye’de kadına yönelik şiddet aile içi şiddet olmaktan çıkmış ve kurumsal nitelik kazanmıştır. Kadına yönelik şiddetin kurumsallaşmasına öncülük eden ve toplumsal cinsiyet eşitsizliğini üreten kurumların başında da ne yazık ki yargı erki gelmektedir.
 
* Nahide’nin mücadelesine yakından tanıklık ettiniz. Nahide’nin hukuk mücadelesindeki duygu halinden söz eder misiniz? Umutlu muydu, umutsuz mu ya da dava sonuçlandığında bunu nasıl karşıladı?
 
Nahide’nin çok da iyimser bir ruh halinde olduğunu söyleyemem. Neticede defalarca şiddete uğramış, tehdit edilmiş, yoğun bakımda yatmış, arabayla ezilme tehlikesi geçirmiş, bıçaklanmış, annesi katledilmiş kısacası her türlü şiddete ve travmaya maruz bırakılmış bir kadından söz ediyoruz. Tüm bunların yanında, kendisini şikâyetinden vazgeçmeye zorlayan bir koca, toplum baskısı ve düşünmesi gereken çocukları vardı. Ancak yaşadığı şiddet ve annesinin ölümü onda bir kırılma noktası oldu. Çünkü artık kendi can güvenliği ve çocukları da risk altındaydı.  Kendisine sürecin nasıl işletileceğini, tüm yargı yollarını ve AİHM’i anlattık. Nahide sonuna kadar yasal yolları kullanmamızı ve birlikte olacağını ifade etti. Kararla beraber çok mutlu oldu ancak mutluluğu çok uzun sürmedi. İsminin çok gündeme gelmesi onu tedirgin etti, çocukları ile bilinmeyen bir adrese taşındı, yakın koruma verildi ancak sonra geri çekildi. Türkiye basınında geniş bir yankı buldu davası. Nahide bu kararla beraber biraz huzur buldu. Ama yaşadığı travmalar ne yazık ki onunla birlikte.
 
“Bu karar ile Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde aile içi şiddete karşı kadınlara karşı ayrımcılık yapıldığı ve kadınları şiddetten koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke oldu.”
 
* Bir kadın defalarca katledilme ile yüz yüze geldi, annesi katledildi. AİHM, emsal bir karar ile şiddeti önlemediği için Türkiye’yi mahkum etti. Bu kararın Türkiye’deki kadınlara, erkeği aklayan yargıya etkisi nasıl oldu?
 
Bu karar ile Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde aile içi şiddete karşı kadınlara karşı ayrımcılık yapıldığı ve kadınları şiddetten koruyamadığı gerekçesiyle ceza alan ilk ülke oldu. Böylece Avrupa'da ilk defa bir devlet AİHM önünde kadın vatandaşlarına ayrımcılıktan hüküm giydi.
Mahkeme, Türkiye’yi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesini, kötü muamele ve işkenceyi yasaklayan 3. maddesini ve ayrımcılığın yasaklayan 14. maddesini ihlal etmekten mahkûm etti. Avrupa’da da bir ilk olan bu davanın Türkiye için önemi ise artık benzer davalara emsal teşkil etmesidir. Evet, bir mücadele sonunda haklı bir sonuç ile neticelenmişti. 
 
Dönemin TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya “Türkiye, bu karar gerekçesine göre iç hukukuna gerekli uyarlamayı yapmalı.” şeklinde beyanda bulundu. 
 
Bugün erkek şiddeti konusunda tüm dünyada içtihat niteliğinde görülen Opuz vs. Türkiye davası kararı, İstanbul Sözleşmesi’nin temelini oluşturmuştur. İstanbul’da imzaya açıldığı için, İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılan ve Türkiye’nin de tarafı olduğu sözleşme, cinsiyet, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli tüm ayrımcılık biçimlerine karşı mücadele edilmesi, erkek şiddetinin önlenmesi, şiddete karşı tedbir alınması, şiddete maruz kalan kadınların zararlarının tazmin edilmesi ve şiddet uygulayan kişilerin şiddet eylemi ile orantılı cezalar ile cezalandırılması konusunda taraf devletlere pek çok yükümlülük getirmektedir. Sözleşmenin ardından ise 6284 Sayılı yasa gündeme gelmiş ve Türkiye bu yasayı uygulamakla mükellef kılınmıştır. Fakat mahkemeler ne yazık ki pek çok kadının daha katlini izlemiş, yasayı gereği gibi uygulamamıştır.
 
* 2002 yılında başlayan yargı sürecinden başlarsak (öncesi de var tabii ki), yargının erkek şiddetine karşı tutumunda değişiklik var mı? Varsa yeterli mi?
 
Türkiye’de yargının ne yazık ki erkek şiddeti noktasında hala çok gerilerde olduğunu söylemek mümkün. Çünkü hala şikayet başvurusuna rağmen korunmayan kadınlar ve korunmadığı için katledilen kadınlar var. Ayşe Paşalı’dan Emine Bulut’a değin o kadar çok kadın içimizde ağır travma yarattı ki, yargının tutumu yeterli olsa idi, tüm bu kadınlar yaşayacaktı. İpek Er’in tecavüzcüsü Musa Orhan’ın korunması meselesi, eril şiddetin her türlüsünün hala meşru görüldüğüne dair ciddi emareler barındırıyor. İktidar politikalarından yargı da kendini azade tutamıyor. Yani özcesi, yargının tutumu hala istenilen noktadan fersah fersah uzak.
 
* Yargıda olumlu yönde bir değişiklik varsa, bunda kadın mücadelesinin etkisi ne derece? Eril yargıya geri adım attıran, karşılaştığınız örnekleri var mıdır?
 
Yargıda topyekun olumlu bir gidişattan söz etmek hala mümkün değil. Çünkü yasalar gereği gibi uygulanmıyor, tecavüzcüler aklanıyor, kadın katilleri ancak kadın hareketinin bir bütün olarak yürüttüğü etkin mücadele neticesinde yargılanabiliyor. Kadınlar alanlarda, soysal medyada yani bir bütün olarak yaşamın her alanında güçlü bir mücadele yürüttüğü için bir takım dosyalarda ilerleme kaydedilebiliyor. Örneğin Şule Çet’in katilleri tutuklandıysa bu kadın dayanışmasının gücüyle oldu. Düşünün ilkin sanıklar tahliye edilmişti, kadın örgütlerinin güçlü mücadelesi neticesinde sanıklar tekrar tutuklandı ve yargılanabildi. Yani kadınlar susmadığı için yargı bazen olumlu kararlara imza atabiliyor.
 
* 2009 yılında Türkiye’nin mahkumiyetinin bir sonucu olarak 2011 yılında imzalanan İstanbul Sözleşmesi, 9 yıl sonra tekrar tartışmaya açıldı. Ve iktidar kanadı bu imzayı “hata” olarak nitelendirmeye başladı. Buradan ne anlam çıkarmak gerekir?
 
İktidar her ne kadar Opuz Davası neticesinde Türkiye’nin aldığı ceza ile allak bullak olmuş, erkek şiddetinin dünya nazarında tescil edilmesiyle kendi şiddet karnesinin ortaya çıkmasından rahatsız olmuş ise de İstanbul’da imzaya açılan ve bundan ötürü İstanbul Sözleşmesi olarak adlandırılan Sözleşme ile büyük sükse yaptığını saklamamıştır. Nitekim dönemin ilgili bakanı Fatma Şahin sözleşmenin imzalanmasını kamuoyuna “müjde” olarak verirken dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ise İstanbul Sözleşmesi ile ilgili olarak bazı ülkelerin maliyet çekincelerine karşın “Bizde kadının yaşam hakkı önemlidir. Bu işin maliyetine bakmayız” yönünde bir yaklaşımı benimsemiş;  parlamento süreci de son derece hızlı bir biçimde tamamlanmıştı.
 
“Aslında iktidarın özü kadını yok sayan bir zihniyettir. Şiddet, taciz, tecavüz, istismar AKP iktidarı döneminde arttı, hiç azalmadı. Bunun yanında ise faile hoşgörü ve cezasızlık arttı, şiddetin şekli değişti, kapsam genişledi, kadınların alanları gittikçe daraltıldı.”
 
İktidar o zamandan beri zaten İstanbul Sözleşmesi’ni uygulamadığı gibi, kadın cinayetlerinin yüzde bin 400’lere vardığına dair oranlar açıklanıyor. Yani aslında iktidarın özü kadını yok sayan bir zihniyettir. Şiddet, taciz, tecavüz, istismar AKP iktidarı döneminde arttı, hiç azalmadı. Bunun yanında ise faile hoşgörü ve cezasızlık arttı, şiddetin şekli değişti, kapsam genişledi, kadınların alanları gittikçe daraltıldı. Üstelik yasal mevzuat anlamında da kadın kazanımlarının önüne geçen yaklaşımlar söz konusudur. Örneğin kadının yalnızca kocasının soyadını kullanması yönünde teşvik edici düzenlemelerin yanı sıra, nüfus kanununda evlat edinmeye dair yahut müftü nikahına dair düzenlemeler oldu. Yine 4+4+4 eğitim sistemin kız çocuklarının erken yaşta eğitimlerini bırakmalarına vesile olan bir yönelim. Hakeza çocuğa cinsel istismarın faillerini aklama yönündeki yasal düzenleme iktidarın çekmecesinde hala duruyor ve parlementoya getirilmesi için fırsat kollanıyor. Zaten düşünün ki Ensar Vakfı hadisesinde çocuklar değil, Ensar korundu. Yine 12 yaşındaki bir çocuğun istismarı ile ilgili kendisini şeyh olarak tanıtan zat korunuyor. Diyanet ve iktidar kanadından küçük çocukla evliliğin meşruiyetine dair açıklamalar yapılıyor. Hakeza kadının alanını daraltan, kadını sadece anne olarak görmek isteyen zihniyet kahkaha meselesinden ruj rengine kadar yaptığı açıklamalarla kadını nerde konumlandırdığına dair ipuçları veriyor. Bu bağlamda, iktidar adeta kadın kazanımlarına savaş açmış durumda. Yani mücadele bayrağını yükseltmezsek kazanımlarımıza dönük yakın bir tehlike söz konusu. 
 
* Kadınların direnişi, iktidara şimdilik geri adım attırdı ama iktidar “sözleşme” gündemi ile yakın zamanda yeniden karşımıza çıkar mı sizce?
 
Ne yazık ki iktidar bunun sinyallerini hep veriyor. Üstelik sadece İstanbul Sözleşmesi’nden vazgeçilmesi ile yetinilmeyip medeni kanunda kadına dair kazanımlar noktasında dahi düzenlemeler yapılabilir. Bu nedenle bu konuda çok dikkatli olmalı ve mücadele zeminini yitirmemeliyiz.
 
* Bütün olarak toplum için yoğun günler yaşanırken, kadınlar bu yoğunluğu katbekat fazla yaşadı, yaşıyor. İstismarı meşrulaştıran yasa, eşit olmayan infaz yasası, İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaya açılması gibi… Kadın mücadelesi, kadın siyaseti bu eril sisteme karşı nasıl örgütlenmeli, mücadele etmeli?
 
Kadınlar olarak hep birlikte, ortak mücadele alanımızda güçlü bir duruş sergilemeli, asla pes etmemeli ve asla vazgeçmemeliyiz. Kadınlar yüzyılı aşkın bir süredir ağır bedellerle büyük kazanımlar elde ettiler zaten. Çok kan döküldü, çok can verildi toprağa. Katledilen kadınların anısı ve mücadeleleri hep bizimle. Bu sorumluluğun ağırlığı ile hareket etmeliyiz.
 
* Son olarak eklemek istediğiniz bir husus var mıdır?
 
Ben iktidara oy veren ve onlarla siyaset yapan kadınlara seslenmek istiyorum esasen. Çünkü İstanbul Sözleşmesi’nin hedef alınmasından tutun da tüm kadın karşıtı söylemler, tüm kadınları ilgilendiriyor. Eğer cumhurbaşkanı bir açılışta “sembolik olarak bir-iki kadın gelsin” diyorsa o partide kadının adı yoktur. Demek ki iktidar partisinde görev alan, canla başla çalışan kadınları sembolik bir unsur olarak değerlendiriyor. Bu bakış açısına hep birlikte karşı durmazsak eğer, bugünlerimizi mumla arıyor olabiliriz. Bu konuya siyasi görüş dışında yaklaşmak gerekiyor. Bu mücadelede asgari paydamız kadın olmak olmalı. Yapabileceğimiz çok iş var bu paydada, neticede biz bu ülkenin yarısıyız. Herkes için özgür, eşit ve adil bir yaşam için el ele verirsek önümüzde hiçbir güç duramaz diye düşünüyorum.