Halide Türkoğlu: ‘Em Xwe Diparêzin’ günümüzün gerçekliğine tekabül ediyor

  • 09:01 28 Eylül 2020
  • Güncel
Safiye Alağaş
 
DİYARBAKIR - TJA'nın “Em Xwe Diparêzin” kampanyasını değerlendiren TJA aktivisti Halide Türkoğlu "21'nci yüzyıl devletler ve kadınlar arasında yürütülen bir savaş yüzyılıdır. Tam da bu noktada ‘Em Xwe Diparêzin’ kampanyası günümüzün gerçekliğine tekabül ediyor" dedi.
 
Tevgera Jinên Azad (TJA) 15 Eylül’de İmralı'da yürütülen tecride, anadile yönelik saldırılara, tacize tecavüze, siyasi soykırıma ve inançlara yönelik saldırılara karşı "Em Xwe Diparêzin” (Kendimizi Savunuyoruz) şiarıyla 4 aylık kampanyanın startını verdi. Kampanya, Diyarbakır’da bölgenin birçok kentinden kadınların katıldığı bir etkinlikle duyurulurken, diğer kentlerde de kampanya kapsamında çalışmalar başlatıldı. 
 
TJA aktivisti Halide Türkoğlu, neden "Em Xwe Diparêzin” kampanyasını başlattıklarını ve kampanyanın şiarını değerlendirdi.
 
* TJA öncülüğünde 15 Eylül tarihinde "Em xwê diparezin" kampanyasının startını verdiniz. TJA bu kampanyayı neden başlattı? Kampanya hangi ihtiyaçtan doğdu?
 
Mevcut sistemin kadına ve bütün topluma yönelik saldırıları had safhaya ulaşmış durumda. Yaşamını sürdürme, iradesinin gaspına yönelik bir saldırı söz konusu. Bu saldırılara karşı doğalında insanın ve kadının kendini savunması tabiatında olan, gereken bir şey. Tabiatında gereken bir olgunun bir bilinçle buluşturularak “Kendimizi Savunuyoruz” başlığı altında gerçekleşmesi önemli. Güncel bir gerçeklik ama aynı zamanda tarihsel bir gerçeklikten bahsediyoruz.
 
Bugün yaşadığımız dünya erkek egemen bir sisteme sahip. Kapitalist modernite sömürü ve yok etme üzerine kurulu bir sistem. Kendisini neyin üzerine kurgulamış bu sistem? Kadını ezme üzerinden, kadını sömürü üzerinden kendisini kurmuş. Toplumu kendine göre şekillendirme ile yok etme ve politikasız hale getirmesi tarihsel bir gerçeklik olarak kendisini barındırdı. Özellikle 21'inci yüzyıla kadarki süreçte kadınlar müthiş direniş örnekleriyle özsavunmalarını oluşturmaya çalıştılar. Hiçbir şekilde kadınların kendi tarihlerinde tamamıyla biat etme, teslim olma durumu söz konusu değil. Kadın, erkek egemen sistemin, köle olan kadının, efendi olan erkeğin var olduğunu söylediği ezberlere hiçbir zaman razı olmamıştır. Bunun üzerinden bir rıza üretimi söz konusu olmamıştır.
“AKP iktidara geldiği günden beri makul kadın profili yaratmak istiyor. AKP 2002 yılında iktidara geldi. Artık makul kadının dahi yaşam hakkı kalmamış bu ülkede.”
Bir insan bir insanı ikinci cins olarak görüyorsa zaten kölelik efendilik ilişkisi başlar. Bu ezilme ilişkisi birilerini öldürme hakkına, birilerini yaşam hakkının gasp edilmesine götürür. Bu aynı zamanda fiziksel yok oluştur. Ancak yalnızca fiziksel bir yok oluş değildir. Örneğin kadının kültürü, dili, yaşam ahlakı, vardır. Bir kadın kırımı söz konusu. AKP iktidara geldiği günden beri makul kadın profili yaratmak istiyor. AKP 2002 yılında iktidara geldi. Artık makul kadının dahi yaşam hakkı kalmamış bu ülkede. Makul de olsanız öldürüyorsunuz, bir takım temel haklarınız gasp ediliyor.
 
Dünya sistemine baktığımızda 2008 yılından itibaren, kapitalizm çok ciddi bir krizin içerisine girdi. Çünkü durmadan yok etmiş. İnsanları yok etmiş, kadınları yok etmeye çalışmış, toplumları asimile etmeye çalışmış, üretimlerini ellerinden almış. Kendisi çok kazanayım diye diğer toplumu yok etmeye çalışmış. Bugün iklim, emek, üretim krizi var. Sömürülme ilişkileri o kadar çok derinleşti ki, bu derinleşme sürecinde artık insanın kendi yaşamını ortaya koyabilecek bir alanı neredeyse yok denilecek bir sürecin içindeyiz. Pandemi ile birlikte bu kriz daha görünür bir hale geldi. Bu görünürlükle birlikte, 2008’den beri krizin kendini inşa edeceği, faşizmi ortaya koyacağı açıktı. Bunun karşısında durabilecek en örgütlü güç de kadın mücadelesiydi. Bugün bütün kapitalist modernitede yükselen bir faşizm var. Bu yükselen faşizmin ana hedeflerinden biri de kadınlardır. Kadın kırımı günbegün artarken, aynı zamanda kadın mücadelesi de günbegün artmaktadır. “Kendimizi Savunuyoruz” kampanyası günümüzün gerçekliğine tekabül ediyor. Tarihsel gerçekliği olan bir kampanyadır. 21'inci yüzyıl kadın yüzyılıdır diyoruz. Ama aynı zamanda 21'inci yüzyıl devletlerin kadınlara karşı düşman politikalar yürüttüğü bir yüzyıldır. 21'inci yüzyılın, devletler ve kadınlar arasında yürütülen bir savaş yüzyılı olduğunu söyleyebiliriz.
“Sistem bu işin bir reçetesini yazmış. Devletin var olduğu ama toplumun olmadığı bir sistem inşa etmeye çalıştılar. Bu sisteme karşı en politik en örgütlü mücadeleyi Kürtler ve Kürt kadınları gösteriyor.”
Geçmişten gelen bir deneyimimiz var. Bu deneyimler üzerinden bilinç yükselme çalışmalarımız söz konusu. Bugün sistem Kürdistan'da yüzyıllık politikası ile sadece Kürtleri inkar ve imha üzerinden kendisini var etmeye çalışıyor. Çünkü ulus devlet, birilerini yok sayarak kendisini var eder. Bugüne kadar birçok halkı da yok sayarak, kırımdan geçirerek kendini var etmeye çalışmış bir sistem. Bugün en sistematik saldırıya maruz kalan Kürtlerdir. Ama Kürtler şahsında da halklardır, Kürt kadınlarıdır, Kürt kadınları şahsında Türkiyeli kadınlardır. Çünkü sistemin kendini inşa etmesi bunun üzerinden kurgulanmış. Bu kurgulanma sadece soykırım üzerinde kurgulanmamış. Sistem bu işin bir reçetesini yazmış. Devletin var olduğu ama toplumun olmadığı bir sistem inşa etmeye çalıştılar. Bu sisteme karşı en politik en örgütlü mücadeleyi Kürtler ve Kürt kadınları gösteriyor. Kürtler buna karşı politik duruş sergileyebiliyorsa bunda Kürt özgürlük mücadelesinin katkısı çok büyük. Özellikle son kırk yılda sistemin tüm saldırılarına rağmen kadın mücadelesi kendisini inşa etti. Kendi özsavunması olan bir hareketten bahsediyoruz. Bugün “Kendimizi Savunuyoruz” kampanyası ile yeni bir şey üretmiyoruz. Kırk yıldır bunun deneyimi oluşmuş. Kürt kadın hareketi şahsında Kürt toplumunun savunması oluşmuş. Buna dair politik, sosyal, dil kurumlarını oluşturmuş. Sistem tüm bunların farkında. Farkında olduğu için özel savaşı daha da derinleştirmeye başladı. Bu özel savaş politikalarına karşı biz de “Em Xwe Diparêzin” kampanyasını başlattık.
 
 
* İnsanlığın ve kadının kendini savunma tarihine biraz değinebilir misiniz?
 
Doğada her canlının bir özsavunma mekanizması var. Her canlı kendisini koruma, yaşamını idame ettirme süreçlerini yaşıyor. Bir özsavunma aracına sahiptir. İnsanın asıl özsavunması toplumsal olmasıyla ilgili bir şey. İlk sosyalitesi onun savunması. İlk örgütlenme biçimi, örgütlü olma hali onun ilk savunma biçimi aslında. Bugün de aslında sistemin koparmaya çalıştığı şey, insanların toplumsallığıdır. Tek kaldığın zaman savunmasız oluyorsun. Teklik insan varlığının hakikatinde savunmasızlık demektir. Kadınlar için bu çok önemli. Kadın dayanışması dediğimizde bir özsavunmadan bahsediyoruz. Tek başına bir kadın, değişime yol açamaz. Bir takım özsavunma yöntemleri geliştirebilir. Örgütlü olan kadının savunma yöntemi çok daha tarihsel bir aşamadan gelen, günümüzde de devam eden bir gerçekliğe tekabül ediyor. Tarihte ilk toplumsallaşmanın kadın etrafında olduğunu biliyoruz. İlk sosyalitenin kadın etrafında geliştiğini biliyoruz. İlk şehirlerin yapılanması dahi kendini koruma üzerine yapılıydı. Savunma birilerini öldürmek ya da birilerine saldırmak değildir. Genelde devletler bunun üzerinde oynayarak savunmaya güvenlik diyorlar. Güvenlik aslında militarizmin kendisi. Daha çok şiddet barındıran erkek egemen zihniyetin kurumsallaşmasına yol açan, tecavüz kültürünü geliştiren bir mesele. Özsavunmanın hem bir ihtiyaç hem de yaşamı sürdürmek için temel bir araç olduğunu görmek gerekiyor.
 
* Erkek egemen hükümet, devlet ve erkeğin cinsel, fiziksel, ruhsal, dijital, ekonomik şiddetine ve tüm mobbinglere karşı nasıl bir mücadele vereceksiniz?
 
Kadın mücadelemiz uzun zamandan beri kararlılığını ortaya koyan bir yerde duruyor. Aynı zamanda diplomasisin, kurumsallaşmasını oluşturan bir hareket. Bu yönüyle baktığımızda her geçen gün belik kaba haliyle gündeme gelen kadın katliamlarından bahsediyoruz. Erkek egemen bir toplum var, aynı zamanda da kadın düşmanı bir devlet yapılanması var. AKP hükümetinin sözcüleri, yönetim mekanizmalarında yer alanlar, kamu kurumları sistematik anlamda hareket ettiği için kadın kırımı yaşanıyor. Eşbaşkanlık sistemini biz uygulamaya koyduk. Eşbaşkanlık sistemini terörize etmeye çalıştı. Fakat toplum aslında eşbaşkanlık sistemine oy verdi. Bir kadın bir erkek şahsında aslında toplumun çoğulcu kimlik halinin oylanması söz konusu oldu. Ardından bir irade gaspı yaşandı. Normalde bizim seçme ve seçilme hakkımız var. Ancak AKP hükümeti ne yaptı? Bizim seçme ve seçilme hakkımızı da askıya almıştır. Bu da aynı zamanda bir siyasi şiddet biçimidir. Çünkü seni vatandaş olarak dahi görmüyor.
 
Biz kadınlar 300 yıldır sadece temel haklar için mücadele ediyoruz. Öncesi de var tabi ki. Feminist tarihe baktığımızda bizim 300 yıl içerisinde mücadele ettiğimiz en temel haklar aslında bugün tehlike altında. İşte kadın ve erkek eşit değildir. Bu aslında bütün temel haklarınızı gasp etmedir.
“Biz ya kazanımlarımızı koruyup sıçramaya gideceğiz ya da en gerisine düşeceğiz. Çünkü mevcut sistem bu aşamada. Mevcut sistem bu aşamadaysa bizim savunma hatlarımız da çok yönlü olmak zorundadır.”
Siz erkekten sonra gelen ikinci bir cinsiniz. Bu da sistematik şiddet biçimidir. Uzun zamandır bunu teşhir ediyoruz. Buna karşı örgütlenme ağları geliştirmeye çalışıyoruz ve bunu sadece Kürt kadınları ile de yapmıyoruz. Türkiye'deki ve dünyadaki diğer kadın hareketleri ile de bunu yapıyoruz. Birbirimizle bilgi ve deneyimi paylaşarak bu süreci atlatabiliriz Türkiyeli kadınlarla birlikte ama aynı zamanda Kürdistan'daki Kürt ulusal birlik çalışması noktasında da bir savunma hattı oluşturmaya çalışıyoruz. Çünkü yaşadığımız bu zamanlar erkek faşizminin en yoğun olduğu süreçtir. Biz ya kazanımlarımızı koruyup sıçramaya gideceğiz ya da en gerisine düşeceğiz. Çünkü mevcut sistem bu aşamada. Mevcut sistem bu aşamadaysa bizim savunma hatlarımız da çok yönlü olmak zorundadır. Biz sadece fiziksel şiddetle uğraşmıyoruz. Ekonomik şiddetten tutalım da sosyal medyayı kullanmaya kadar. Burada bile saldırılar hareketler söz konusu. Toplumda devlet ile erkek arasında işbirliği söz konusu. Özellikle demokratik sosyalist kadın özgürlük mücadelesi iddiası olan parti veya kurumların devletle bağlarını kesmesi gerekiyor. Evde kadına şiddet uygula sonra ben devlete karşı çıkıyorum demekle olmuyor. Tamamıyla kadın şahsında bir saldırı var. Kadın şahsında toplumun bütün özsavunmasını yok edecek bir saldırı söz konusu. Her türlü şiddet mekanizmasına karşı savunma mekanizmalarını oluşturma, kadın örgütlülüğünü oluşturma, geliştirme tartışmalarını yürütüyoruz. Hem Türkiye'de hem de dünyadaki kadınlarla bu tartışmayı yürütüyoruz. Dünyada kadınların en kritik geçirdiği bir zamandan geçiyoruz. Kadın örgütlülüğünün en çok bütünsel bir örgütlülüğe ihtiyaç duyduğumuz bir süreçten geçiyoruz. Dünyadaki gerçeklik böyle.
 
* Bölgede özel savaş politikalarına değindiniz. Özel savaş politikaları nedir? Özel savaş politikaları bölgede nasıl yürütülüyor ve kadınlar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
 
Devletler veya herhangi bir yapı arasında yürütülen silahlı savaşın dışında devletin bir kesimi nasıl marjinal hale getirdiği, nasıl hedef haline getirdiği, nasıl kendisinden utanılacak hale getirdiğidir özel savaş. 'Nasıl savunmasız hale getirebilirim' üzerinde yoğunlaşıyor. Savunmasız kalmak öldürülmeye açık olmak. İradesinin kırılması yine savunmasız kalması demektir. Sözü sen söylemiyorsun, kendi kültürünü yaşayamıyorsun. Kendi dilini konuşamıyorsun. Kendi üretimini yapamıyorsun. Kendi toprağında beslenemiyorsun. Bunların hepsini birleştirdiğimizde yaşam özelliği kalıyor mu? Kalmıyor. Devlet dediğimiz organizasyonda topluma böyle yöneliyor. Kürtler üzerinde özel savaşı uzun zamandır uyguluyor. Bunun üzerinde kadınların yeri çok bambaşka bir yerde. Özel savaş kadınlarda iki kat daha fazla ağırlaşarak ilerliyor.
 
Cumhuriyetin kuruluşuna baktığımızda Dersim'in kayıp kızları örneği çok verilir. Kız çocukların subayların yanına verilmesi. Eskiden yatılı okul meselesi vardı. Köyde okumayacaksın. Bir kente gidip yatılı okullarda okuyacaksın. Orada da özel politikalar geliştiriliyor. Asimilasyon süreci, tecavüz olayları yaşanıyor.
 
Devlet bir yandan hem kadını düşürmeye çalışıyor, aynı zamanda erkeği işbirliği haline getirmeye çalışıyor. Her ikisi üzerinde bir soykırım politikası kurmaya çalışıyor. Özellikle 1990'lı yıllardan itibaren Kürt özgürlük mücadelesi bunu çok iyi teşhir etti. Buna dair örgütlenme ağı da oluşturdu. Siyasi parti ve sivil toplum kurumları birçok yönüyle bir savunma hattı oluşturdu, özel savaşa dair. Fakat hem Ortadoğu'daki savaş hem Kürt meselesinde Sayın Öcalan'a yönelik tecrit meselesi, demokrasinin askıya alınması söz konusu. Demokrasinin askıya alınması hem kadın kırımına hem de kültürel soykırıma neden olan bir mesele. Demokrasi yoksa katılımcılık yoktur, yurttaş yoktur, söz söyleyen yoktur. Bir iktidar vardır hepsini o söyler.
 
Bunların hepsini düşündüğümüzde devlet özellikle Kürdistan'da özel savaşın boyutlarını çok fazla artırdı.  Bir yandan kurumları işgal etti, kayyımlar atadı. Bir yandan siyasi soykırım operasyonları yaptı. Kadın özgürlük mücadelesini terörize etmeye çalışıyor. Bu toplumsal bütün ilişkileri etkileyen bir mesele. Bununla birlikte kendi kurumlarında genç kadınlara dönük sistemli bir saldırı söz konusu. Yardım edelim mantığı ile aslında kandırma, düşürme söz konusu.
 
Çöktürme planı aslında kadının ve çocuğun çöktürülmesidir bir yerde. Sistematik anlamda fuhuş evlerinden tutalım, bazı esnaflarda  (örneğin kuaför) bilinçli olarak devletin desteği ile bir sürüklenme hali var. Ne yapıyor? Şantaj tehdit uyguluyor. Şimdi biz buna rıza diyebiliriz miyiz? Bugün özel savaş bu kadar derinleşiyorsa, sürekliliği artmış durumda ise bizim yine kadınlar olarak ciddi anlamda sorumluluk almamızın bir gerekçesidir aynı zamanda. “Kendimizi Savunuyoruz” kampanyası bu sorumluluk bilinci ile hareket eden bir kampanya. Kadınların örgütlenmeye ihtiyacı var. Mevcut toplumsal sorunlarla yüzleşmeye ihtiyacı var. Bir kişi daha eksilmeyeceğiz meselesinde olduğu bilinci ile hareket etmeliyiz.
 
Özel savaşa karşı mücadelede devletin yapmaya çalıştığı politikaları teşhir etmek önemli. Yaşanan sorunlara dair normalleştirme süreçleri başlatıyor. Her gün kadın katliamları oluyor. Bir süre sonra kadın katliamları normalleşmeye başladı. Tepkisizlik gelişiyor. Batıda linç kültürünün oluşması, bir Kürdün polis tarafından öldürülmesi, işkence edilmesi normal olarak görülüyor. Sisteme göre birileri ezilmek, sömürülmek, öldürülmek zorunda; birileri de sömürecek, ezecek ve öldürme hakkına sahip olacak. Sistemin üretmiş olduğu ayrımcılıklara taviz vermemek gerekiyor.
“Toplumsal gerçeklik bu ama siyasetin üst perdesinde iktidar kavgasını verenler arasında siyaset aslında bir özel savaş taktiği ile yürütülüyor. Çünkü ayrımcılık üretiyor. Cinsiyetçi söylemle kadını düşmanlaştırıyor. Nefret söylemi bir süre sonra ırkçılığa dönüşür ve bakarsınız ki önüne geçememişsinizdir.”
* Siyasette dindar, kindar ve nefret söylemlerine karşı “Kendimizi savunacağız” dediniz. Bu söylemler siyaset diline nasıl yansıyor?
 
Toplumun gerçekliği daha dayanışmacı, daha komünal, birlikte yaşamı örme üzerinedir. Normalde herkes komşusu ile iyi geçinir. Toplumsal gerçeklik bu ama siyasetin üst perdesinde iktidar kavgasını verenler arasında siyaset aslında bir özel savaş taktiği ile yürütülüyor. Çünkü ayrımcılık üretiyor. Cinsiyetçi söylemle kadını düşmanlaştırıyor. Bir yandan da “ben Kürtlere karşı değilim” ama” her Kürdün terörist olduğunu” da söyleyen bir siyaset tarzı var. Durmadan hedef gösterme söz konusu. Birileri durmadan hedef gösterilince bir sürü düşman oluşturuyor. Nefret söylemi bir süre sonra ırkçılığa dönüşür ve bakarsınız ki önüne geçememişsinizdir. 6-7 Eylül olaylarında insanlar komşularını çok rahat katlediyordu. Siyasetin böyle bir tehlikesi var. Normalde toplumun böyle bir tehlikesi yokken, siyaset dili ile toplumu saldırgan hale getirebilecek bir tehlikesi var. Dünyada iki çizgi arasında ciddi bir mücadele söz konusu. Demokratik güçler meselesi. Hakların, kadınların, inançların,  ezilenlerin, sömürülenlerin, ekolojistlerin verdiği demokratik mücadele alan var. Bir de bunun karşısında yok etmeye endeksli bir faşist çizgi var. Bu faşist çizginin üretmiş olduğu söylemlerden toplumu kurtarmak gerekiyor. Nefret söylemine, eşitsizliğe karşı bir savunmadır. Yoksullaştırmaya öldürülmeye karşı bir savunmadır.
“Çözüm sürecinin bitirilmesi ile birlikte Türkiye'deki kadın hareketleri de nefes alamayacak duruma geldi. Bu yönüyle tecrit ile mücadele etme Türkiye'deki bütün kadınların önemsemesi gerektiği bir mesele.”
* Kampanya kapsamında İmralı tecridini bir soykırım olarak uygulayan sisteme karşı, özgürlüğü savunacağını belirttiniz. İmralı'daki tecrit kadınlara nasıl yansıyor?
 
Tecridin devam ediyor olması, savaşta ısrar ediyor olmasını gösterir. Kürt sorununun demokratik çözümü Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kalkması ile mümkündür. Çünkü orada anti demokratik ve hukuki olmayan bir tecrit sistemi söz konusu. Artık uluslararası yasalarda dahi bir gerekçe bulunamayacak kadar fiili ve keyfi bir durum söz konusu. Tecrit kalkmadan demokratik bir yaşam da mümkün değil. Demokratik yaşamın olabilmesi için de tecridin kaldırılması lazım. Biz kadınlar yaşam hakkını demokratik sistemde buluyoruz. Biz eşitlik ve özgürlük mücadelemizi demokratik sistemlerin olduğu yerlerde yapabiliriz. Erkek faşizminin, savaşın olduğu yerde kadın düşmanlığı vardır. Bu yönüyle biz kadınların tecride karşı mücadele etmesi, barış için mücadele etmesidir. Aynı zamanda kendi özgürlüğümüz ve eşitliğimiz için mücadele etmemiz anlamına geliyor. Dolmabahçe Mutabakatı’nda bir madde de aynı zamanda kadınlarla ilgiliydi. Çözüm sürecinde kadınların aktif katılımına dair oluşumlar oluşturduk. Bir deneyim sürecimiz oldu. Çözüm sürecinde kadın örgütleri ile Kürt kadın hareketi birçok alanda buluşma sağladı. Kadın örgütlenmesinin en güçlü olduğu dönemlerden biriydi ama çözüm sürecinin bitirilmesi ile birlikte Türkiye'deki kadın hareketleri de nefes alamayacak duruma geldi. Türkiye'deki kadınlar da ya savaşın taraftarı olacaklardı ya da barış mücadelesi için Kürt kadınları ile mücadele etmeleri gerekiyordu. Bu yönüyle tecrit ile mücadele etme Türkiye'deki bütün kadınların önemsemesi gerektiği bir mesele. Tecrit aslında Kürtlerin statü kazanmasının önüne geçen ve Kürt kadınlarının sistem tarafından hedef haline getirilmesine olanak sağlayan bir mekanizma haline gelmiştir. Bu yönüyle tecride karşı çıkıyoruz.
 
* Kadın haklarını güvence altına alan, dünya kadınlarının kazanımları olan CEDAW, savaş ve barış dönemlerinde de geçerli olan İstanbul Sözleşmesi ve 6284'ü neden özsavunma olarak görüyor ve sahip çıkıyorsunuz?
 
Kadın kazanımlarının hepsi aslında özsavunmadır. Özellikle Kürt kadın hareketi daha çok toplumsal sözleşmesi olan bir hareket. Kadın sözleşmesi, Rojava kadın sözleşmesi gibi. Bunlar daha çok toplum üzerinde, toplumun kendi kurallarını oluşturması üzerine hayata geçirdiği kurallar vardır. Bunlar özsavunmadır. Yine devletlerin yaşamlarımız içerisinde olduğu süre zarfında kadınların temel haklarından tutalım da şiddete karşı mekanizmaların olması bunlardan faydalanması özsavunmadır. Bunlar yeterli ya da yetersiz hayatta kurtarıyor. İstanbul Sözleşmesi şiddetle mücadele sözleşmesidir. Aynı zamanda bir bilinç yükseltme sözleşmesidir. Diyor ki “Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak zorundasın”. Devletin kurumlarında sen bununla mücadele etmek zorundasın. Beş yıllık kalkınma planından tutalım da Meclis’teki çalışma biçimine kadar denetliyor. Devleti bir yönüyle kısıtlamaya da götürüyor. Erkek egemen zihniyet ile mücadele etmesini sağlayan bir mekanizma. Kadınların, kamusal alana, sosyal alana, ekonomik yaşama dahil olmasını sağlıyor. Bu yönüyle bunun özsavunma olduğunu söylüyoruz.
 
* Anadil kampanyanın neresinde yer alıyor? Anadil noktasında nasıl bir savunma geliştireceksiniz?
 
Anadil kadınların yaşamını birebir etkileyen bir mesele. Devlet dışarıdan anadile her türlü saldırıyı yapıyor. Kürt özgürlük hareketi Kürtlere bu bilinci vererek kendisi savunmasını oluşturuyor. Anadil üzerinden örgütlenme gerçekliği de olan bir hareket. Biz kadınlar için anadil çok çok önemli. Bu ülkede farklı dillere sahip bütün kadınlar için anadil meselesi önemli. Çok yakın zamanda Muş’ta bir kadın anadilinde savunmasını yapamadığı için, anadilinde yaşadığı tecavüzü anlatamadığı için ona tecavüz uygulayan erkek serbest bırakılmıştı ve kadın kocası tarafından katledilmişti. Normalde İstanbul Sözleşmesi'nde herkesin kendi dilinde hizmet alma hakkı vardır. Bu yasal bir haktır. Özellikle Kürt kadınları olarak anadilin yasal mücadelesini veriyoruz. Bunun kazanımları da oldu. Kayyımlar sürecinden sonra Kürdistan toplumuna saldırılarla birlikte anadil tamamıyla hedef haline gelen meseleler haline geldi. Geçmişte kazandığımız bir hak tekrar gasp edildi. Çok dilli belediyecilik, kadın merkezlerinde anadilde hizmet vermek gibi haklarımız elimizden alındı. Anadil üzerinden kadına yönelik şiddet de sistematik hale getirilmeye çalışıldı. Bugün kadınlar devlet kurumlarına giderse en büyük sorunlarından birini yaşıyor. Çünkü sistem anadilinden bağını koparmaya çalışıyor. Uzun zamandır biz bununla mücadele etmeye çalışırken sistemin buna daha bilinçli bir şekilde yöneldiğini görüyoruz. Kadının kendi savunması aynı zamanda anadilini savunmasıdır. Bizlerin kendi anadilimizi korumak ve yaşam dili haline getirmemiz çok önemlidir. Bu yönüyle anadil meselesi en önemli ayaklarından biri.
 
* Devletin Kürdistan'ın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el koyarak, birçok yasaklarla üretimi sıfır noktasına getirdiğine dikkat çektiniz ve komünal ekonomiyi geliştirmeyi savunduğunuzu vurguladınız. Komünal ekonomi nasıl gelişir?
 
Biz savaşın içinde bir ekonomi geliştirmeye çalışıyoruz. Normal süreçlerde komünal ekonominin oluşumundan bahsetmiyoruz. Kürdistan'da bir savaş var bu savaşın içerisinde insanları toprağından, yerinden, yurdundan sürmek için yürütülen bir politika var. İnsanlar artık koyunlarını otlatamıyor bile. Su yataklarında, topraklarında herhangi bir üretimde bulunamıyorlar. Ne yapıyor güvenlik adı altında bir şekilde insanları üretimsiz, kendine bağımlı, yerinden yurdundan göç ettiriyor. Çok sistemli bir politika. Kürdün kendi toprağından, yerinden, köyünden alıp metropole sürmeye orada onu yalnızlaştırmaya, yozlaştırmaya, savunmasız bırakmaya çalışıyor. Kürt Özgürlük Hareketi bu konuda da ciddi bir bilinç oluşturdu. Burada ekonomiyi oluşturmanın komünal ekonomiden geçtiğini ortaya koydu. Kadınların kendi aralarında imece usulü ile dayanışma örnekleri çok önemli. Yine Rojava örneği var. Kendi ekonomisini kurmaya çalışan kadınlar, kadın köyleri var. Bu süreçte zaten kendini savunma kampanyası kendi ekonomini oluşturma kampanyasıdır. Artık yerel ayaklar üzerinden kendisini var eden bir süreç. Biz zaten önceden bunun paradigmasını kurduk. Pandemi ile birlikte artık büyük küresel çalışmalara ihtiyacımız yok. Daha yerel daha kendi sokağına hakim olarak bir dayanışma ağı oluşturma sürecindeyiz aynı zamanda. Tam da konümal ekonominin içine geldiğimiz bir sürecin içindeyiz. O yüzden çok kritiktir. Sistem sizi yutabilir de.
“Kürtler her şeyi doğa ile birlikte kurmuştur. Kürtlerin toplumsallaşması hep doğa ile oluşan bir şey. Çünkü devletsiz bir toplumdur. Devletsiz bir toplum aynı zamanda doğal bir toplumdur. Bunun sistematik olarak doğamıza saldırı aslında bizi kültürel doğamıza da saldırıdır.”
* Güvenlik adı altında ekolojinin talan edilmesine karşı mücadele edilmesi gerektiğine değindiniz. Ekolojinin kadınla ve kadın doğasıyla nasıl bir bağı var? Kadın ekolojinin talan edilmesine neden karşı çıkmalı?
 
Bunun savaşla bağını kuruyoruz ama aynı zamanda anti demokratik bir rejimle yönetiliyor olmamızın verdiği bir gerçeklik söz konusu. Sizinle savaşan bir sistem var. Yaşam alanlarından koparmaya çalışıyor. Doğamızı yok ediyor. Bağımlı ve zayıf kalmamız için doğamız üzerinden bir talan geliştiriyor. Pandemi ile birlikte toplumsal kesimlerin hareketliliğinin önüne geçebilecek ani kararlar aldı. Dersim'deki dağ keçilerinin avlanması örneği var. Dağ keçileri Dersim halkı için çok kutsaldır ama ne yapıyor? Senin sadece doğana karışmıyor. Kültürel boyutuna da karışıyor. Hasankeyf meselesi. Ciddi anlamda kampanyalar geliştirilmiş olmasına rağmen devletli sistemlerin hedef noktalarından biriydi. Şirketler, bankalar bunun içerisine girdi ve hepsinin ortak bir derdi vardı. 10 bin yıllık bir tarihi nasıl yok edebiliriz diye. 10 bin yıllık tarih dediğimiz aslında Kürt gerçekliği. Kürtlerin uzun zamandır kendi tarihi ile kültürü ile savunmasını oluşturduğu bir tarihin yapısıdır aynı zamanda. Kürt mücadelesinin bu topraklarda halklara umut olduğu bir tarihte bunların yaşanıyor olması tesadüf değil. Kapitalist modernitenin, ulus devletlerin, sermaye gruplarının, sistemin kendisini yeniden inşa etme krizinde alternatif olacak bütün hafızaları silmeye çalıştı. Durmadan köprüler yapacağız diyerek dağları yok ediyorlar. Kürtler her şeyi doğa ile birlikte kurmuştur. Kürtlerin toplumsallaşması hep doğa ile oluşan bir şey. Çünkü devletsiz bir toplumdur. Devletsiz bir toplum aynı zamanda doğal bir toplumdur. Bunun sistematik olarak doğamıza saldırı aslında bizi kültürel doğamıza da saldırıdır. Burada hem Kürt kadının bilincini, hafızasını yok etmeye çalışıyor. Topraklarımız üzerinde her türlü hakkı kendinde görüyor.
 
* Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
 
Ortak bilinç, ortak akıl gerektiren bir kampanyadan bahsediyoruz. Bu kampanyada her kesimden kadınlar var. Birçok kesimden kadınlar hem erkek hem de devlet şiddetine karşı kendi özsavunmasını nasıl oluşturacağına dair eylemsellikler geliştiriyor. Bütün kadınların kampanyaya katkı sunmasını bekliyoruz.