Kürt davalarında uluslarüstü adaletin rolü: AİHM kararları

  • 09:02 6 Nisan 2021
  • Güncel
 
Habibe Eren
 
İSTANBUL - Türkiye’de AİHM’i ilk ve en etkili kullanan grubun Kürtler olduğunu söyleyen Dr. Dilek Kurban, 1990’lı yıllarda AİHM’in başvuruları dikkate aldığını ancak 2015 sokağa çıkma yasakları sürecinde 34 başvurudan 5’inde tedbir kararı verdiğini söylüyor. Dilek’e göre hala uygulanan devlet şiddeti, Kürtlerin siyasi temsilcilerinin tutuklanıyor olmaları ve siyasi partilerin kapatma tehlikesinin sorumluluğu bir ölçüde de AİHM’de.
 
Hertie School'da akademisyen Dr. Dilek Kurban’ın Kürtlere yönelik sistematik hak ihlalleri karşısında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) etkili ve caydırıcı bir mekanizma olup olmadığını irdelediği kitabı, “Limits of Supranational Justice: The European Court of Human Rights and Turkey's Kurdish Conflict'' (Uluslarüstü Adaletin Sınırları: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türkiye’nin Kürt Sorunu) geçtiğimiz Kasım ayında Cambridge Yayınları’ndan çıktı.
 
Özellikle Kürt illerinde ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı 1990’lı yıllardan günümüze kadar artan ve sokağa çıkma yasaklarının yaşandığı 2015 yılında ‘katliam’ boyutuna ulaşan ihlaller karşısında AİHM’in verdiği kararlar ve Türkiye’nin tutumu önemli bir konu olarak karşımızda duruyor.
 
Dilek kitabında; işkence, gözaltında kayıplar, yargısız infaz ve de köy boşaltmaları gibi dört çeşit devlet şiddetini konu alıyor. Kitabının bir bölümünde meselelerin daha anlaşılır olması ve ihlallere maruz kalanların hikayelerini öne çıkarabilmek için her bir hak ihlaline denk gelen bir davayı seçmiş. Kitabında mağdurların, faillerin çeşitliliğini, hak ihlallerinin nasıl gerçekleştiğini ve nasıl bir politikaya dayandığını gösteren Dilek, kitabın bir bölümünde de sadece Kürt avukatları irdeliyor. O dönem İHD Diyarbakır'da görev almış olan avukatların Avrupa İnsan Hakları hukukunu Türkiye'de siyasi değişim için nasıl mobilize ettikleri, bunu yaparken ne tür engellerle karşılaştıkları, ne tür stratejiler geliştirdiklerinin hikâyesini de anlatıyor. Kitabın son bölümünde ise AİHM’in hem usul hem içtihatının nasıl evrildiğini, Kürtlerin hak taleplerine ve iddialarına nasıl karşılık verdiğini açıklıyor.  
 
Dilek ile kitabı kapsamında faili meçhul, zorla kaybetme, Cizre bodrumlarında yapılan katliam ve sonrasında yaşanan ağır insan hakları ihlalleri ve Kürt meselesiyle bağlantılı güncel AİHM kararlarını konuştuk.
 
“Türkiye’deki azınlıkların içerisinde bu mekanizmayı ilk ve en sistematik, kullanan kuşkusuz Kürtler oluyor. Bu anlamda aslında diğer gruplara da öncülük ettiler”
 
* Türkiye’den AİHM’e ilk olarak hangi yıllarda ve hangi konu başlıklarında başvurular oldu?
 
Çok geniş bir konu bu. Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını 1987’de kabul etti ve mahkemenin bağlayıcı yargı yetkisini de 1990 yılında kabul etti. Bu mekanizmayı ilk harekete geçiren gruplardan biri Kürtler. Ondan önce sol hareketten gelen birkaç kişinin de başvurusu olmuş ama bunlar bireysel başvurulardı. Türkiye’deki azınlıkların içerisinde bu mekanizmayı ilk ve en sistematik, kullanan kuşkusuz Kürtler oluyor. Bu anlamda aslında diğer gruplara da öncülük ettiler. Avrupa Birliği sürecinde Alevilerin, Ermenilerin, Rumların da başvuruları oldu ama hem çok sonradan hem de sayı olarak çok azdı. Bunun olması doğaldı çünkü Kürtler bu ülkede en büyük azınlık. Bir de tabii ki Kürtlere karşı insan hakları ihlallerinin boyutu çok daha farklı; sistematik, kapsamlı ve çok çeşitli hak ihlalleri var.
 
1987 yılı Türkiye’nin Kürt meselesi sorunu açısından çok önemli bir sene çünkü o sene aynı zamanda Kürt bölgesinde olağanüstü hal ilan edilip devletin sivil ve askeri yetkililerine geniş haklar tanındı. Bu da tabii ki ağır insan hakları ihlallerinin yanı sıra cezasızlık rejiminin önünü açtı. Bu ikilemin cevabı da aslında üçüncü bir gelişmede gizli. Yine aynı sene Türkiye Avrupa Birliği’ne aday üyelik başvurusunda bulundu. O tarihten itibaren bölgede çok ağır devlet şiddeti yaşanmaya başlandı. Tabi, Türkiye’de devlet şiddeti de yeni değildi, özellikle 1980 darbesinden sonra ülke çapında özellikle cezaevinde ağır işkenceler yaşandı, bu ihlaller Kürt bölgesinde çok daha yoğunlukluydu ama yine de 80’lerin sonlarında ve 90ların başında daha da arttı.
 
“90’larda Kürt bölgesine baktığınız zaman topyekun bir halk hedef alındı. Tabii ki muhalifler de, Kürt siyasetçiler, aktivistler, kanaat önderleri de ama aynı zamanda bütün Kürt bölgesinde yaşayan sivil halk tüm bu ihlallere maruz kaldı. Kürtler öncelikle bu ihlalleri  AİHM’e götürdüler çünkü acil olan oydu, özellikle de o dönemde Türkiye yargısı sistematik olarak failleri koruyordu”
 
* Özellikle 1990’lı yıllarda Kürt bölgesinde ihlallerin sistematikleştiğini ve giderek daha da ağırlaştığını görüyoruz. O yıllarda yerel ve uluslararası hukukun meseleye bakış açısı kararlara nasıl yansıyordu?
 
90’lı yıllar çok özel bir dönem aslında, ne açıdan özel, birincisi; ağır insan hakları ihlalleri işkenceyle sınırlı değildi, işkencenin yanı sıra gözaltında kayıplar, yargısız infazlar ve köy boşaltmaları vardı. İkincisi; 1980 sonrasında işkenceler muhalif kesime yani siyasi muhaliflere yönelikti, rejime, askeri darbeye direnenlere karşı gerçekleşti. Oysa 90’larda Kürt bölgesine baktığınız zaman topyekün bir halk hedef alındı. Tabii ki muhalifler de, Kürt siyasetçiler, aktivistler, kanaat önderleri de ama aynı zamanda bütün Kürt bölgesinde yaşayan sivil halk tüm bu ihlallere maruz kaldı. Kürtler öncelikle bu ihlalleri AİHM’e götürdüler çünkü acil olan oydu, özellikle de o dönemde Türkiye yargısı sistematik olarak failleri koruyordu. Yapılan suç duyurularına savcılar kulak asmıyordu, soruşturma açmıyorlardı, soruşturma açılır ya da kovuşturmaya dönüşürse mahkemeler yetkisizlik kararı veriyordu ve iç hukuk hiçbir şekilde işlemiyordu. O dönemde Kürt avukatları çok önemli işler yapıyor. Özellikle benim odağım İnsan Hakları Derneği'nin Diyarbakır şubesindeki avukatlardı. Çok küçük bir grup avukat Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ni yaşanan acil durumdan dolayı kullanıyordu. İnsanların kaybedildiği, öldürüldüğü, işkenceye uğradığı bir dönem ve Türkiye yargısı hiçbir şey yapmıyor. Kürt avukatlar, ‘birde böyle de bir mekanizma var, burayı deneyelim’ diyerek can havliyle başvurular yapıyor. Tabi ki uluslararası kamuoyunu da mobilize etmek ve dünyada bir farkındalık yaratmak istiyorlar.
 
“Devletin Kürtlere yönelik baskısı, devlet şiddeti sınırlı kalmadı hiçbir zaman. En ağırlıklı olan tarafı tabii ki devlet şiddeti ama benim kitabımda ikincil olarak baktığım, hak ihlalleri de Kürtlerin kültürel hak talepleri, siyasi hak ihlalleri, siyasi temsil talepleri”
 
* Peki o dönem devlet şiddeti yalnızca işkence ile mi sınırlıydı?
 
 
Devletin Kürtlere yönelik baskısı devlet şiddeti sınırlı kalmadı hiçbir zaman. En ağırlıklı olan tarafı tabii ki devlet şiddeti ama benim kitabımda ikincil olarak baktığım, Kürtlerin kültürel hak talepleri, siyasi hak ihlalleri, siyasi temsil talepleri; çünkü bir yandan Kürt bölgesinde devlet şiddeti sıçrarken diğer yandan da 1990'da Kürtler ilk defa kendi partilerini kurdu. Ve o andan itibaren Türkiye yargısı, sistematik olarak açılan tüm Kürt partilerinin her birini kapattı ya da kapatma davası açtı. Kürt partileri kapatılmalarının önünü almaları için kendi kendilerini feshettiler, böyle sistematik politika uygulandı. Kürtler bunu da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne götürdü tabii, sonuçta siyasi parti kapatmak örgütlenme özgürlüğünün ihlali ve şimdi söyleyeceğim şey yeni bir şey değil tabii. Türkiye'de, ifade özgürlüğü ihlalleri, Kürtlerin Kürtçe konuştukları veya yazdıkları için cezaya tabii tutulmaları, yargılanmaları, hapse atılmaları, bütün bunlar da götürüldü. Kültürel, dil hakları talepleri de dâhil.
 
“İkincisi Türkiye’nin siyasi tarihini meselesini göz önüne almak istediler, çok dar bir yerden baktılar. Hükümet tüm dava savunmalarında hep ‘terörle mücadele’ savunusunda bulundu. Bence bu da AİHM’i çok etkiledi. Terörle mücadele denildiği zaman mahkemenin takdir hakkını geniş tutma eğilimi var. Örneğin Türkiye’de OHAL rejimini hiçbir zaman sorgulamadı AİHM”
 
* Özyönetim ilanlarından sonra sokağa çıkma yasakları ilan etti ve raporlara göre ağır hak ihlalleri gerçekleşti. 1200 sivil yaşamını yitirdi, yüzlerce kişi yaralandı ve zorunlu göçe maruz kaldı. İşkenceler, sokaklarda kalan bedenler, bodrumlarda yakılanlar, naaşların buzdolabında bekletilmesi gibi birçok şey yaşandı. Hukukun bu noktadaki tepkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Kitabımın 6’ıncı bölümünde AİHM’in içtihatını çok ayrıntılı bir şekilde değerlendiriyorum. Dediğim gibi dönemler var, bir tane hikâye yok. 90’ların ortasından 2000’lerin başına kadar olan dönem AİHM’in görece olarak etkin denetim yaptığı bir dönem. Usul ve kabul edilebilirlik kurallarında esnekliğe gidiyor. Çünkü Türkiye’deki iç hukukun, bölgedeki OHAL koşullarında etkin bir iç hukukun olmadığı ve iç hukuku tüketme noktasında Kürt bölgesi olunca çok da anlamlı olmadığını gördü. O dönem AİHM çok da iyi hazırlanmamış başvuruları kabul etti, avukatlara daha anlayışlı davrandı. O dönem ‘bana doğrudan başvurabilirsiniz’ dedi ama genel bir değerlendirme yapmadı; yani şunu söylemedi: ‘Türkiye’de iç hukuk işlemiyor ve dolayısıyla ağır hak ihlalleri söz konusu olduğunda başvuru sahipleri bana gelebilirler’. ‘Her başvuruyu ayrı değerlendireceğim’ dedi. Önemli kararlar verdi tabi. Türkiye’de gözaltında tecavüzün işkence olduğunu kendi içtihatında ilk kez söyledi ama Kürt bölgesinde devlet şiddetinin bir idari politika olduğunu söylemedi. Bunu yapmamasının birkaç nedeni var: Biri hukuki muhafazakarlık. AİHM yargıçları, karar alımında esneklik göstermediler. ‘Bizim kurallarımız bunlar, bunlara uymuyorsanız olmaz’ dediler. AİHM ispat yükünü ilk başta başvuru sahiplerine yükledi, sonra hükümete çevirdiler. Ama delil standardı açısından çok yüksek bir standart getirdiler. Mesela Kurt davasında, bir kadın ‘köye gelip operasyon yaptılar oğlumun etrafını çevirdiler götürdüler bir daha görmedim, kaybettiler diyor’. AİHM burada başvuru sahibinden hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde ispat etmesini istiyor. O kadar ağır bir yük ki, nasıl bir delil getirebilir. Devlete sorduklarında ‘biz gözaltına almadık’ diyor. Bunu çok başka yapabilirdi. Örneğin, bir başka bölgesel insan hakları mahkemesi olan Amerikalılar-arası İnsan Hakları Mahkemesi, zorla kaybettirme kararında 'doğrudan delil yoksa eğer, başka delilleri getirebilirsiniz’ dedi. Örneğin gazete raporları, insan hakları kuruluşlarının raporları vs. Oradaki mahkeme bütüncül bir şekilde ele aldı ve devlet politikası olduğunu söyledi. AİHM onlarca ve birbirine benzer ihlallere ilişkin ihlal bulmasına rağmen bunun bir devlet politikası olduğunu söylemedi.
 
İkincisi, AİHM Türkiye’nin siyasi tarihi göz önüne almak istemedi, kararlarını verirken çok dar bir çerçeveden baktı. Hükümet tüm dava savunmalarında hep ‘terörle mücadele’ savunusunda bulundu. Bence bu da AİHM’i çok etkiledi. Terörle mücadele denildiği zaman mahkemenin takdir hakkını geniş tutma eğilimi var. Örneğin Türkiye’de OHAL rejimini hiçbir zaman sorgulamadı AİHM. Oysa, AİHM’in içtihadında OHAL'in geçici bir durum olması gerektiği belirtiliyor.
Kürt bölgesinde OHAL 15 sene sürdü AİHM bunu hiçbir zaman sorgulamadı.
 
AKP, sadece Avrupa Birliği ilişkileri açısından değil, genel olarak kendi çıkarı açısından ‘AİHM’le zıtlaşmak anlamlı değil işbirliği içinde olmak lazım, yeni iç hukuk yolları yaratmak lazım. Biz mahkemeyle işbirliği yapalım’ diye düşündü.
Uluslararası itibarımızda iyi olur daha az tazminat öderiz ve daha az ihlal çıkar diye düşündü. O dönemde önemli reformlar yapıldı, batıda da ‘yeni ve demokratikleşen Türkiye’ algısı oluştu. Yeni hükümete destek verelim diye düşündüler. Bir de tüm bu faktörlerin yanında AİHM’in iş yükü meselesi var. Soğuk savaş sonrası genişlemeden sonra eski komünist ülkeler Avrupa Konseyine üye olunca çok sayıda başvuru geldi. AİHM’in önceliği başvuru sayılarını azaltmak, iş yükünden kurtulmak oldu.
 
“Aile AİHM’e en azından mezarı başında dua edebilmek için başvuruyor. Bunu bile reddediyor, akıl alır gibi değil. 34 başvurudan 29’unda ihtiyati başvuru talepleri reddedildi sadece 5’inde tedbir kararı verdi; fakat 5 davanın 4’ünde Türkiye devleti AİHM’in tedbir kararını yerine getirmedi. Üstelik başvuranlar ölüm tehlikesi altında ve ağır yaralıydı.5 davanın dördünde başvurucular yaşamını yitirdi”
 
* Hikayelerden bahsettiniz. Özellikle hepimiz için etkileyici olan Taybet Ana'nın hikayesi… Zaten kitabın başında da sokağa çıkma yasakları sırasında katledilen ve naaşı bir hafta sokakta bekletilen Taybet Ana'nın hikayesiyle başlıyorsunuz. Sokağa çıkma yasakları dönemi, ağır insan hakları ihlalleri için AİHM'e 34 başvuru yapılıyor ve bunlardan sadece beş tanesi kabul ediliyor. Öte yandan Türkiye'nin AİHM'i 1954 gibi çok erken bir zamanda imzaladığını biliyoruz. Bu anlamda bu örnek sadece bir tanesi ama bunun yüzlercesi var sokağa çıkma yasakları döneminde, AİHM'in Kürt davalarındaki yetkinliği ve caydırıcılığına ilişkin ne söyleyebilirsiniz? Türkiye açısından aslında cezasız bırakılan bu davalar bir motivasyon yarattı mı?
 
Taybet İnan'dan bahsetmeniz çok iyi oldu çok teşekkür ederim, ben onunla başladım birkaç nedenden dolayı. Bir tanesi, tabii bu meselenin devamlılığına, sürekliliğine işaret etmek. Çünkü benim araştırmamda baktığım zaman dilimi 1987-2012. 2012'de Türkiye’de Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru yani anayasal şikâyet hakkı kabul edildi. Ve böylece yine Avrupa Birliği reformları sürecinde Türkiye'den yapılan başvurularda dikkat edilmesi gereken bir tane daha iç hukuk yolu eklenmiş oldu. Bu da bambaşka bir analiz gerektireceği için ben bir araştırma odağını 2012'de sınırlamıştım. Ama tabii sizin söylediğiniz gibi 2015'te devlet şiddetinin yeniden başlaması nedeniyle Kürt bölgesinde kitabın girişinde ve sonucunda bunu ele alıyorum.
 
Türkiye 1954'te onadı ve taraf oldu sözleşmeye ama daha önemlisi belki de Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ni hazırlayan, yazan bir grup, bir avuç devletten biri. Türkiye gerçekten o sistemin kurucu ülkelerinden biri ve on yıllardır da mahkemenin zorunlu yargı yetkisini de tanımış. Bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi akademik literatürde son derece etkili bir mahkeme olarak kabul ediliyor. Dünyanın en etkili İnsan Hakları Mahkemesi olarak kabul ediliyor. Yaşanan sorunlar, mahkemenin yetersiz olduğu kabul ediliyor tabii ki ama bu da mahkemenin olağanüstü iş yüküne atfediliyor daha çok. Akademik olarak benim göstermeye çalıştığım buydu. Bir İnsan Hakları Mahkemesi'nin etkililiğini ve etkinliğini ölçmede esas alınması gereken zor örnek ve zor ülkelerden biri Türkiye. Türkiye’de demokrasi kabul edilmesine rağmen aslında hiçbir zaman demokrasi olmamış, otoriter bir rejim.
 
Taybet İnan'a geri dönecek olursak özellikle onu seçmemin nedeni de beni kişisel olarak çok sarsmıştı. Bu sadece devlet şiddetini değil aynı zamanda devlet yetkililerinin acımasızlığını, Kürt sivillerini aslında insan olarak görmediklerini gösteren bir hikaye. İnsan onurunun onların ailevi, dini değerlerinin ve yaşam hakkının hiçbir hükmünün olmadığını gösteriyor. Taybet İnan evinin önünde vuruluyor sokakta. Aile bireyleri görüyor onu. Taybet vurulduktan sonra devlet hiçbir zaman onu kimin vurduğunu kabul etmedi. Güvenlik görevlileri tarafından vuruluyor Taybet. Aile ambulans çağırıyor, ambulans gelmiyor, aile ambulansı kendisi getirmeye çalışıyor, sürekli polisi ve acil hattı arıyorlar. Onlara beyaz bayrak taşırlarsa çıkabilecekleri söyleniyor, beyaz bayrak taşıyarak evden çıkıyorlar onların üzerine de ateş açılıyor. Taybet İnan'ın kayınbiraderi Yusuf yaralanıyor. Ondan sonra yeniden ambulans getirmeye çalışıyorlar. Bu sefer eşi yaralanıyor ve sonuçta ailesinin gözü önünde saatlerce can çekişiyor. Aç ve donarak ölüyor ve cansız bedeni bir hafta sokakta bırakılıyor. Ailenin naaşını sokaktan alma girişimleri sonuçsuz kalıyor. Cenazeyi almak için girişimde bulunan eşi yaralanıyor. Gömülme hakkı engelleniyor ve devlet alelacele ilgili yönetmeliği değiştiriyorlar. O yönetmelikle belirli bir zaman dilimi içerisinde talep edilmeyen ölülerin defnedilme yetkisi görevlilere veriliyor. Bundan sonra ailenin evine birini gönderiyorlar. Taybet İnan’ın o sırada okuma yazma bilmeyen çocuğu evde, ona bir kâğıt imzalatıyorlar; böylece aileden Taybet İnan’ı defnetme yetkisini almış oluyorlar. Cenazesine sadece iki çocuğunun katılmasına izin veriyorlar. Diğer dokuz çocuğunun ve eşinin katılması engelleniyor. Taybet İnan’ı ölümünü duyduğum zaman aklıma annem gelmişti ve beni çok etkilemişti. Bu hikâye AİHM meselesini de çarpıcı bir şekilde gösteriyor.
 
O dönem sokağa çıkma yasakları döneminde 34 başvuru yapılmıştı bunlar ara tedbir başvuruları. Önce AYM’ye başvuruyorlar, AYM bu konuda hiçbir karar vermiyor. Onlarda ihtiyati tedbir istiyorlar sonra AİHM’e ara tedbir istiyorlar. Taybet İnan özelinde aile ilk başvuruda ‘gömme hakkı’ için başvuruyor. Acilen gereken tedbirlere dair bir karar istiyorlar. O süreç o kadar geçiyor ki AİHM’e gidene kadar devlet yetkilileri gömüyorlar. Bu sefer aile AİHM’e en azından mezarı başında dua edebilmek için başvuruyor. Bunu bile reddediyor, akıl alır gibi değil. 34 başvurudan 29’unda ihtiyati başvuru talepleri reddedildi sadece 5’inde tedbir kararı verdi; fakat 5 davanın 4’ünde Türkiye devleti AİHM’in tedbir kararının yerine getirmedi. Üstelik başvuranlar ölüm tehlikesi altında ve ağır yaralıydı.5 davanın dördünde başvurucular yaşamını yitirdi.
 
“Devlet şiddeti ve Kürtlerin siyasi temsilcilerinin belediye başkanlarının, hala tutuklanıyor olmaları siyasi partilerinin kapatma tehlikesinin sorumluluğu da bir ölçüde AİHM’dedir. Bu yalnızca AİHM’in değil Avrupa Konseyi sisteminin de sorumluluğundadır. AİHM siyasi kapatma davalarına yönelik her zaman ihlal kararı vermiştir. Ama sonuçta yaptırım mekanizmaları yürütülmedi”
 
*Bu sonucu da göz önünde bulundurursak devlet şiddetinin hem yerel hem de uluslararası mahkemelerce sürdürüldüğünü söyleyebilir miyiz?
 
Devlet şiddeti ve cezasızlık birbiri ile çok ilintili şeyler. Devlet şiddetini uygulayan faillerin cezasız kalması, şiddetin devam etmesi ve teşvik etmesini sağlıyor. Bu da yargı olmadan olacak bir şey değil. Cezasızlık rejimini son kertede sağlayan koruyup kollayan bunu mümkün kılan yargıdır; Türkiye’de de öyle. Yargılanıp suçlu bulunmuş sivil ve askeri görevli sayısı bir elin parmağını geçmez. Türkiye’de cezasızlık rejimi var. Dolayısıyla ulusal yargı Türkiye’deki şiddet politikasının olmazsa olmaz parçalarından aktörlerinden biri. Şimdi işin içine AYM’de girdi. AYM 2012 yılına kadar bireysel başvuruyu kabul etmediği için Kürt meselesinde rolü etkisi siyasi parti kapatma ve milletvekilliği düşürme davaları ile sınırlıydı. Tırnak içinde ‘temiz’ kalmıştı. Ama 2015 yılından bu yana bunu söylemek mümkün değil. AYM üyelerinin Türkiye’nin Kürt bölgesinde yapılan ağır insan hakları ihlallerini bilmemeleri mümkün değil tabi ki. Dolayısıyla bilerek ve isteyerek gözlerini kapattılar ve anayasal yükümlülüklerini yerine getirmediler.
 
AİHM’e gelince sorumluluğu var tabi ki. Onun da sözleşmeden kaynaklanan bir yükümlülüğü var. AİHS’i etkin olarak korumak ve üye ülkelerin sözleşmeyi yükümlülüklerinin etkin denetimini yapmakla sorumlu ama bunu yapmadı. Devlet şiddeti ve Kürtlerin siyasi temsilcilerinin belediye başkanlarının, hala tutuklanıyor olmaları siyasi partilerinin kapatma tehlikesinin sorumluluğu da bir ölçüde AİHM’dedir. Bu yalnızca AİHM’in değil Avrupa Konseyi sisteminin de sorumluluğundadır. AİHM siyasi kapatma davalarına yönelik her zaman ihlal kararı vermiştir. Ama sonuçta yaptırım mekanizmaları yürütülmedi. Buradaki siyasi sorumluluk AİHS sisteminde. Mahkemenin kararlarının yerine getirilmesi siyasi bir organ olan Bakanlar Komitesinde. Bakanlar Komitesi de üye ülkelerin hükümet yetkililerinden oluşuyor. Onlarda sorumluluklarını yerine getirmediler. Aslında bu işin siyasi sorumluluğu da var. Türkiye’nin Avrupa Konseyine üyeliğinin askıya alınması hiçbir zaman gündeme gelmedi. Devletlerarası şikâyet mekanizması, Türkiye'ye karşı, 1980 askeri darbesi sonrası cezaevlerindeki sistematik işkenceye ilişkin açılan bir dava dışında, hiç kullanılmadı. AİHM’e bir tek bireylerin başvurma hakkı yok. Devletlerarası şikâyet çok az kullanılıyor ama yapılabilir. Örneğin; Almanya Türkiye’de yaşanan ağır insan hakları ihlalleri ve Kürtlere yönelik ihlallere ilişkin AİHM’e başvurabilir.
 
“AİHM’e giden yeni başvuruların sayısının düşmesi için iç hukukta yeni mekanizmaların türetilmesi. Böylece hem daha az insan başvurabilecek ve dava süreci daha uzun sürecekti hem de ihlal kararları daha da azalacaktı. Bu 2016'da 5233 sayılı ‘Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması’ hakkında kanun kısaca Tazminat Yasası olarak bilinen yasa ile başladı”
 
*Uluslarüstü hukukun bu anlamıyla verdiği cevaplar Kürt avukatlar da nasıl bir durum yaratıyor?
 
Kürt avukatların mahkemeye dair hayal kırıkları yeni değil. AİHM’in Kürt meselesine ilişkin içtihat değişikliği sinyallerinin verildiği yıllar, 2000’lerin başları. Sonra ortalarına doğru daha da artıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday süreci 1999 yılında başlıyor. Daha sonra 2005'te müzakereler başlıyor ve o süreçte birçok reform yapılıyor. Bu reformların bazıları, AB tarafından talep edilen ve doğrudan AİHM’e yönelikti. Bir kısmı da AİHM’in verdiği kararları yerine getirmeye dair. Örneğin, gözaltında kişisel hakların korunması gibi. Bir de başka boyutu daha vardı; önemli olan da bu. O da AİHM’e giden yeni başvuruların sayısının düşmesi için iç hukukta yeni mekanizmaların türetilmesi. Böylece hem daha az insan başvurabilecek ve dava süreci daha uzun sürecekti hem de ihlal kararları daha da azalacaktı. Bu 2006’da 5233 sayılı ‘Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması’ hakkında kanun kısaca Tazminat Yasası olarak bilinen yasa ile başladı. Bu kanun kabul edilmesinin nedeni, aslında AİHM’e giden başvuruların önünü kesmek. Bu kanunun uygulanması ve içeriği çok sorunlu. Buna rağmen AİHM son derece hızlı akıl almaz bir şekilde etkili bir iç hukuk yolu olduğuna karar verdi ve bir seferde 1500 başvuruyu reddetti.
 
 AYM’ye bireysel başvuruların kabul edilmesi, AİHM’e giden yolu uzatan bir durum olarak karşımıza çıktı. Ve ardından darbe girişiminden sonra kurulan OHAL komisyonu…Türkiye toplumunun genelinin daha geniş kesimlerin mahkeme algısını kötü bir şekilde değişmesi darbe girişimden sonra oldu. Yeni bir mağdur kitlesi yaratıldı, daha önce hiçbir şekilde hak ihlaline uğramayan, kendilerini devletin yanında gören ya da AKP’ye oy veren mütedeyyin kesim, FETÖ üyeliği suçlamasıyla işlerinden atıldı, pasaportlarına el konuldu, emeklilikleri fesh edildi ve çok sayıda mağdur edilen insan oldu. Onlarda AİHM’e gitmeye çalıştılar. Onlarda başarısız oluyorlar. Aralarında binlerce tutuklanan hakim ve savcı ve AYM’nin eski iki üyesi de var. Dolayısıyla insanlar acı bir şekilde Kürtlerin yıllarca söylediği gibi Türkiye’de bir hukuk devleti olmadığı ve çok derin yapısal bir adaletsizliğin olduğunu gördüler.
 
“Demirtaş kararı çok önemli ama neden sadece Demirtaş’a yönelik veriyorsun. Her biri için bu kararı vermesi gerekiyor. HDP’ye yönelik tarihsel bir süreklilik var. Kurumsal hafızasını yok sayıyor. Eski kararlarına bak DEP kararı var. Beş tane siyasi parti kapatıldı, bunların dördüne yönelik ihlal kararı var. İlk hapse konulan Kürt siyasetçi Demirtaş değil, Leyla Zanalar,  Orhan Doğanlar var. Şu an, Türkiye’nin Avrupa Konseyine üyeliğinin acilen askıya alınması ve AB çerçevesinde de bazı yaptırımların yapılması gerekiyor”
 
* Yakın zamanda HDP eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutuklu yargılanmasına ilişkin AİHM ‘acil tahliye edilmeli’  yönünde bir karar verdi. Yine Osman Kavala’ya dönük kararı da mevcut. Bu kararlar da uygulanmadı…
 
Hem şok edici hem de şaşırtıcı olmayan bir tavır bu.  Erdoğan rejimi epeydir batı ile ilişkileri koparma yönünde bir karar vermiş gibi duruyor. Dolayısıyla Türkiye’nin AİHM’e dair politikalarının iyileşmesi reformlar atılmasının tek nedeni AB süreciydi. O bir fırsattı. Orada hükümet AB’ye girebilmek için üstün bir çaba gösteriyordu ve onlara yönelik baskı işleyebiliyordu. Şu an Türkiye’nin AB üyeliği süreci bitti, bu çok açık. Türkiye artık AİHM ne demiş ne dememiş umursamıyor. Öte yandan mahkemenin kararlarını yerine getirmek ne demek bunun üzerinde durmak gerekiyor. Akademik literatürde mahkemenin etkinliği, üye ülkelerin mahkemenin kararlarını yerine getirip getirmediğine göre inceleniyor. AİHM Türkiye’ye yönelik yıllardır ihlal kararı veriyor, Türkiye’de tazminat kararını her zaman üç ay içinde ödüyordu. Bakanlar Komitesi de denetim yaparken Türkiye’den bazı reformlar istemişti. Türkiye bunu uyguladı. İşte gözaltına alındığında girişte çıkışta doktor kontrolünden geçmeleri, avukat bulundurmaları, DGM’den askeri hakimin kaldırılması vs. Öte yandan ihlaller hep sürdü. Mahkemenin kararlarını yerine getirmek ihlallere son vermek demek. Sen A kişisinin ifade özgürlüğünü ihlal ediyorsun ona tazminat ödüyorsun sonra gidip B kişisinin de ifade özgürlüğünü ihlal ediyorsan aslında bu karara uymuyorsundur. Yani kısacası Türkiye hiçbir zaman kararlara uymadı.
 
Demirtaş ve Kavala kararında önemli olan nokta, mahkeme Türkiye’ye karşı 18. Maddenin ihlal edildiğini söyledi.18. Madde AİHM’in tarihsel olarak çok az kullandığı bir madde. Türkiye’de bugün sadece Kavala ve Demirtaş’a yönelik kullanıldı. 18. madde ‘Bu sözleşmedeki haklar sadece sözleşmede belirtilen nedenler (örneğin, kamu sağlığı ve güvenliği) ile kısıtlanabilir başka nedenlerle kısıtlanamaz’ diyor. Yani hükümetler siyasi nedenlerle hakları kısıtlayamazlar. Kavala ve Demirtaş’ta siyasi bir amaç güdüldüğü ilk defa söylendi. Mahkeme ‘bu insanların tutuklanmasının nedeni hükümetin söylediği gibi terörle mücadele değil bu insanları susturmak ve Türkiye’deki demokratik tartışma ortamına son vermek, muhalif kesimlerin gözünü korkutmak’ dedi. AİHM 46. Madde kararında da ‘bir an önce salıverin’ dedi. Söz konusu karar uygulanmadı ama mesele sadece Demirtaş değil ki. Figen Yüksekdağ’ın yanı sıra çok sayıda HDP’li milletvekili ve belediye başkanları hala içeride. Demirtaş’la aynı zamanda başvuranlar var; örneğin Figen Yüksekdağ. AİHM yine aynı şeyi yapıyor. Demirtaş kararı çok önemli ama AİHM neden sadece Demirtaş’a yönelik ihlal kararı verdi? Her biri için bu kararı vermesi gerekiyor. HDP’ye yönelik tarihsel bir süreklilik var. Kurumsal hafızasını yok sayıyor. Eski kararlarına bak DEP kararı var. Beş tane siyasi parti kapatıldı, bunların dördüne yönelik ihlal kararı var. İlk hapse konulan Kürt siyasetçi Demirtaş değil, Leyla Zanalar,  Orhan Doğanlar var. Bu sistematik bir devlet politikası buna dair bir şeyler söyle. Demirtaş’ın hedef gösterilmesi de HDP’li olmasından kaynaklanıyor; herhangi bir siyasetçi olduğu için içeride değil. Bakanlar Komitesi henüz yaptırım mekanizması işletmiş değil bekliyoruz. Şu an, Türkiye’nin Avrupa Konsey üyeliğinin acilen askıya alınması ve AB çerçevesinde de bazı yaptırımların yapılması gerekiyor.
 
* Kitabın bir bölümü de Kürt avukatlarla ilgili. Sizi bu anlamda yazmaya iten duygu ne oldu?
 
1998 senesinde ilk kez Diyarbakır’a gelişimde Kürt avukatlarla tanışmıştım. O sırada Amerika’da master öğrencisiydim. Amerikalı bir heyete tercümanlık yapıyordum; ev sahibimiz Diyarbakır Barosuydu. Hak savunucularının maruz kaldığı baskılar temalı olgu saptama araştırması yapıyorlardı. O zaman tanışmıştım Kürt avukatlarla. Aralarında Tahir Elçi, Meral Danış Beştaş ve Sezgin Tanrıkulu gibi avukatlar vardı ve ben onlardan çok etkilenmiştim.  OHAL sürecinde meşhur ‘25 avukatlar’ davası vardı. 25 avukat örgüt üyeliği gerekçesiyle gözaltına alınıyorlar, tabi ki sadece avukatlık ve AİHM’e dava götürdükleri için hedef alınıyorlar. Çok etkilenmiştim, bu kadar korkusuz olmalarından. Özellikle Tahir Elçi ve Meral Danış Beştaş başvuru yaparken ağır işkenceye maruz kalmışlardı. Bir de yabancı dil bilmeden başvuru yapıyorlardı. Bu olağanüstü koşullarda, devlet şiddetine maruz kalırken hiçbir uluslararası ağları olmadan, başvuru yapıp içtihat açıcı kararlar almaları beni çok etkilemişti. Ben o yüzden bu kitabı yazmaya karar verdim. Araştırmayı yaparken öğrendim ki, İHD Diyarbakır Şubesinin ilk yöneticileri AİHM’e ilk başvuru yapanlar ve benim daha önce hiç isimlerini duymadığım avukatlarmış. Onları zikretmek istiyorum. Fevzi Veznedaroğlu, Sedat Aslantaş ve Mahmut Şakar. Fikir, Fevzi Bey'in eşi olan ve o dönemde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun bireysel başvuru mekanizması üzerine doktora yapan Sevtap Yokuş’tan geliyor. Sevtap Hanım şimdi Anayasa Hukuk profesörü. Fevzi Bey İHD Diyarbakır şube başkanı iken her gün kapısını çalan onlarca mağdura kapısını nasıl yardım edeceğini bilemiyor. AİHM'e başvurma fikrini kendisine Sevtap Hanım fikri veriyor ve bu süreci onlar başlatıyorlar. Onlardan sonra hâlâ da devam ediyor. Kürtlerin, insan hakları hukukçularının bu mirasa sahip çıkmaları gerekiyor. Benim bahsettiğim insanlar Türkiye’de çok iyi bilinmiyor onların hakları ödenmez ama bir şekilde ödenmeli.