Ben buğdayım, kadın zamanıyım

  • 09:04 14 Mayıs 2021
  • Jineolojî Tartışmaları
 
“Yaşadığımız toplum saf kapitalist bir toplum değildir. Sümerlerle başlayan ve sanayi devrimi sonrasında devam eden erkek egemenlikli kapitalist üretim biçiminin yarattığı birey-toplum gerçekliği ahlaki bir sorundur.”
 
Olcay Yaser 
 
Soframıza gelen ekmek nereden gelir, nasıl üretilir? Yediğimiz sebze nasıl yetişir? Giydiğimiz elbise nasıl yapılır? İçtiğimiz su nereden gelir? İçinde oturduğumuz evler neyden yapılmıştır? Benzeri çoğaltabileceğimiz soruların cevabından bihaber yaşayan milyonlarca insan var. Bilen insanlar yaşlandıkça bu soruların cevapları onlarla birlikte yok olmaktadır. Ya da kısmen köylerde yaşayan insanlar bu bilgilere hala sahiptirler. Ancak bu bilgilerin hikâyesini en iyi hatırlayanlar kadınlardır. Kaldı ki bu bilgilere de ihtiyaç kalmamıştır, çünkü ihtiyaç duyulan her şey, mağaza reyonlarına taşınmıştır. Hatta ihtiyaç duyulmayan ürünler de mağaza reyonlarında sergilenmektedir. İhtiyaç dışı olmaları bu ürünleri almak için yarışa girmemize engel olmaz. Kapitalist modernite kendisini sürdürebilmek için böyle bir kişilik yaratmak zorundadır. Dolayısıyla yaşamın önemli bir parçası olan üretim biçimini düzenlemek ve buna denk bir tüketim kültürü inşa etmek durumundadır. Bu kültüre ikna edilip, sistemi yaşatacak insanların olması bir ön koşul olduğu kadar bir zihniyet hegemonyasını da gerektirir. Tüm toplumlar için bunu söylemek, uygarlık karşıtı olup halen direnen ve kapitalizmin dayattığı üretimin dışında kalıp tüketim toplumu olmayı reddeden yapılara, halklara ve topluluklara haksızlık olacaktır. Çünkü yaşadığımız toplum saf kapitalist bir toplum değildir. Sümerlerle başlayan ve sanayi devrimi sonrasında devam eden erkek egemenlikli kapitalist üretim biçiminin yarattığı birey-toplum gerçekliği ahlaki bir sorundur. Bu ahlaki sorunun boyutlarını açığa çıkartmak önemlidir.
 
Zanaatkârlar ürettikleri ürünü tanıyan son insanlardı
 
Her şeyden önce kendini yaşatmaya çalışan kadının üretim bilgisi, sanayi devriminden sonra tümden erkek tarafından çalınmış; kadın bir bütün olarak üretimin dışına itilmiştir. İş dünyası artık tümden erkek dünyasıdır. Üretimden kopan kadın sadece evle sınırlı olan alana hapsedilerek bilgisiz ve üretimsiz bırakılmıştır. Böylece kadının konulduğu konuma kendisinin inanmasını sağlamıştır. İnsan, manifaktür dönemi de dâhil, içinde olduğu üretimin tüm aşamalarına hâkimken, sanayi devrimi sonrası gelişen süreçte bilginin bilim tarafından parçalanması üretim açısından da geçerli olmuştur. Zanaatkârlar ürettikleri ürünü tanıyan ve hâkim olan son insanlardı. Daha sonra mimarlık, mühendislik gibi çeşitli mesleklerin oluşmasıyla zanaatçılık tarihe karışmıştır. Bu tesadüfi bir gelişim değildir. Bilimciliğin kapitalizm adına yaptığı akıl yürütmelerinin sonucudur. 
 
Cadılar taşıdıkları bilginin bedelini yakılarak ödediler
 
Kapitalistlere göre ürünün yapılışındaki komple bilgi asla bir kişinin elinde olmamalıdır. Boyutları matematikçi, şekli mimar, yapımı ise bir mühendis tarafından yapılmalıdır. Hâlbuki bir zanaatçı hem mimar hem mühendis hem de bir matematikçidir. Zanaatçılar, fabrikaların oluşmasıyla makine başında birer işçi olmaktan kurtulamazken, “Cadılar” (Bilge Kadınlar) ise taşıdıkları tüm zamanların bilgisine sahip olmayı yakılan bedenleriyle ödemişlerdir. Böylece nesilden nesile aktarılan bilgi birikimleri artık kapitalistlerin eline geçmiştir. Tarımın ikinci plana düşmesiyle, kentlere göç eden milyonlarca insan ya fabrikalarda vahşi uygulamalara rağmen emeğini satmak zorunda kalmış ya da iş bulamadığı için dilencilik ve hırsızlık yapmak zorunda kalmışlardır. Dilencilik ve hırsızlık yapmanın cezası da ölüm olmuştur. Köyünde karın tokluğuna da olsa yaşamını sürdüren birey, bir başkasına ait değildir. Ancak emeğini parayla satan işçinin istekleri, bedeni, ruhu, bilinci artık çalıştığı patrona aittir. Geçmişte üretim dışında kalan zamanını kendisi, ailesi ve içinde yaşadığı toplumla paylaşırken, işçileştikten sonra tüm zamanı patronun olmuştur. Artık doğayı, yaşamı, dünyayı, toplumu, sanatı, felsefeyi düşünecek zamanı kalmamıştır. Tek düşüncesi çalışmak ve eve para getirmektir. Öyle ki yaşamı çalışmak dışında yapabileceği üç eylemle sınırlandırılmıştır. Bunlar yemek, uyumak ve cinselliktir.
 
Fordist üretim biçimi, bireyin kişiliğine vurulmuş son darbedir 
 
İşçiye de, tıpkı kadına yapılan gibi, bir zaman sonra yaşadığı hayat o kadar kanıksatılır ki, onu kaderi olarak görmeye başlamıştır. Liberalizmin rekabetçi ve bireyci zihniyeti adeta bireylerin hücrelerine zerk edilir. Her koyun kendi bacağından asılır sözü bir amentü olur. Böyle olunca geriye sadece ailesini hatta sadece kendisini düşünen bireyler kalmıştır. İnsan insanın kurdu haline getirilmiştir. Daha fazla kazanmanın yolu (halbuki tek kazanan kapitalisttir) hırslı olmak, paylaşmamak, yalan söylemek, ispiyonculuk yapmak, ayak kaydırmak, kapitaliste yağcılık ve işbirlikçilik yapmak, siyasete, politikaya bulaşmamak, sorgulamamak, düşünmemekten geçmektedir. 1900’den sonra geliştirilen fordist üretim biçimi, bireyin kişiliğine vurulmuş son darbe olmuştur. Birey tarihin hiçbir döneminde bu kadar kendisine ve üretime yabancılaşmamıştır. Artık birey makinenin bir parçası haline getirilerek tümden mekanikleştirilmiştir. Geçmişte üretirken düşünen, yaratan, araştıran, deneyerek öğrenen, irade ve inisiyatif sahibi olan kişiden eser kalmamıştır. Tüm bu eylemleri kendisi yerine makine zaten yapmaktadır. Yine bilinç ve üretimin birbirini geliştiren ve zenginleştiren ilişkisi koparıldığından zihniyet gelişimi zayıflamış, düşünce ve yaratıcılıktan yoksun bireyler inşa edilmiştir. Başka bir deyimle, insan ürettiği kadar düşünen, düşündüğü kadar söyleyen, söylediği kadar yapabilen bir niteliğe sahipken, kapitalist üretim biçimi bireydeki bu döngüsel gelişimi durdurmuştur.
 
Tarih, mekan ve zaman ölçeğinde bazı gelişmelerin hızlandırıcı özelliği vardır
 
Sonuçta sanayi devrimiyle temelleri atılan finans kapital ve aynı dönemle başat gelişen ulus devlet süreçleri, bireyi kendisine, toplumuna, halkına, coğrafyasına, kültürüne, değerlerine yabancılaştırmış, zaman-mekân-tarih kavramlarının yitirildiği bir çağ yaratmıştır. Kadının tüm ürettiklerine el koymakla yetinilmemiş, kadının kendisi bir meta haline getirilerek parça parça satışa sunulmuştur. Elbette ki kapitalist modernitenin yarattığı zihniyet ve bu zihniyetle inşa edilen insan ve insan ilişkilerinin karakterleri, sadece üretim ilişkileriyle izah edilemez. Sadece sanayi devrimi sonrasıyla da izah edilemez. Ancak tarih, mekân ve zaman ölçeklerinde bazı dönemlerin ve gelişmelerin hızlandırıcı, tetikleyici, besleyici, destekleyici özellikleri vardır. Sanayi devrimi de böylesi bir süreç olmuştur. Kısmen de olsa açımlamaya ve tanımlanmaya çalışılan ve özellikle de sanayi devrimiyle gelişen üretim süreçleri, bireyde ve toplumda gelişen etik ve estetik ölçüler hakkında önemli ipuçları vermektedir. Ahlaki ve politik toplumun varlık zemini olan ana kadın etrafında gelişen kolektif, barışçıl ve eşitlikçi üretimin iyi ve güzel bir yaşamı yaratması kaçınılmaz olmuştur. 
 
Birey toplum olmadan yaşayamaz
 
Kadın üretim tarzının en belirleyici ahlak ölçülerinin başında toplumsallık gelir. Diğer yandan üretiminin temel kaynağı olarak görülen, öğrenilen, beslenilen barınılan doğayla kurduğu dostluğu; edinilen ve taşınan tüm bilginin toplumla paylaşılması ve gelecek nesillere aktarılması; toplumun bireye rağmen, bireyinde toplum olmadan yaşayamayacağı gerçeklerini de ilke yapmıştır. Tersinden ele alındığında, erkek egemenlikli zihniyetin üretim biçimindeki sonuçların çirkin ve kötü olmasının da kaçınılmaz olduğu görülecektir. İlk olarak kadını ve sonrasında da toplumu üretimsiz bırakarak, yaşamın her boyutunda kendisine muhtaç hale getirmek ve insan emeğini para karşılığında satışa çıkarmak en büyük ahlaki çöküntüdür. Kendisine ait olmayan sanal bir hayat yaşaması; kendisine, yaşadığı topluma, doğaya, yediği giydiği şeye yabancılaşması ahlaki bir sorundur. Savaşa, açlığa, doğa katliamına, soykırıma, asimilasyona, sömürüye, kadın bedeninin pazarlanmasına kadın katliamlarına, çocuk işçiliğine ve sayabileceğimiz daha birçok vahşete karşı duyarsızlaşmak, görmemek, duymamak, söylememek ahlaki bir sorundur.
 
Yaşadığımız zamanın insanı, duygu ve histen yoksunlaştırılmıştır
 
Böylesi bir yaşama ve zihniyete mahkûm edilmiş birey ve toplumun, güzeli yaşaması mümkün değildir. Güzel ve estetik olan; keyif ve haz alınan, mutlu olunan, coşku ve moral alınandır. Yaşadığımız zamanın insanı, duygu ve histen yoksunlaştırılmıştır. Dolayısıyla sadece analitik akla mahkûm olmuş birey yaşamının, anlamlı ve güzel olması düşünülemez. Daha fazla kar isteği, hırslı ve bencil olmayı gerektirir. Bencil ve hırslı olan, kötü ve çirkindir. Çünkü öldürücüdür. Dünyanın en güzel mimarisiyle yapılmış olsa da kesilen ormanların yerine yapılan bir villa; binlerce balinanın katledilmesinden elde edilen kozmetikle “güzelleşen” bir kadın; emeğini satarak yaşamını sürdüren bir birey; insanların emeği üzerinden “güzel” bir yaşam kuran insan; tadı rengi biçimi güzel olsun çabuk ve ucuz olsun denilerek yetiştirilen ve kanser üreten yiyecekler; sevgi ve aşk adına kadını öldüren erkek; kapitalistin devletin egemen sınıfın beyazın erkeğin kölesi olanlar; stres kirlilik kalabalık gürültü yaratan şaşaalı kentler; açlıktan ölen insan varken üretim fazlalığından bahsetmek ve daha sayacağımız birçok varlık biçimi…
 
Bunlar güzel ve estetik olamaz. Olsa olsa dünyanın ve yaşamın sonunu getirecek çirkinlikler olabilir.
 
Kapitalist üretim tarzı bir iktidar zihniyeti olarak bireyin ve toplumun en küçük hücrelerine zerk edilmiş olsa da, buğdayın tarihini unutmamış insanların olduğunu biliyoruz. İnşa edilmiş erkek zamanın acımasızlığına rağmen, hala buğday (kadın) zamanlarının türküleri, şiirleri, romanları, çîrokları, ruhumuzu sevgiye ve güzele; bilincimizi doğruya ve direnişe çağırmaktadır.