Ulus-devletin kutsal tapınağı yatak odası

  • 09:01 20 Ağustos 2021
  • Jineolojî Tartışmaları
 
"Tabu ile sınırsız haz arasında gidip gelen cinselliğin çağlar içinde boyunduruk altına alınıp her iki uçtan insanın arzuları ve duyguları ile tutsak edilmesinin kuşkusuz uzun bir tarihi var. Kadın bedeni ve cinselliği ‘özel’ ve ‘kamusal’ olarak iki parça halinde sömürü sistemine açık hale getirilirken erkek ise beyin ve duyguları dumura uğratılmış, kışkırtılmış güdü ve sınırsız haz arama hali ile sistemin kölesi haline getirilmiştir."
 
Fatma Koçak
 
Antropolog Evelyn Reed, cinselliğin anaerkil klanlarda yaşanma biçiminin cinsel partner edinme üzerine gelişen ahlaki bir olgu olduğuna dikkat çeker ve evliliğin anaerkil toplumlardaki biçimini, iki topluluk arasında yapılan cinsel partner bulma anlaşmaları olduğunu belirtir. Ailenin prototipi olan klanın cinsellik değil doğal iş bölümü ile oluştuğuna işaret eden Evelyn Reed, ilk anasoylu aile düzenini şu şekilde tarif eder;
 
“İnsanların oluşma ve toplumsallaşmaya başlama evresinde, temel sorunları bir aile çevresi içinde, kandaşlarıyla cinsel ilişkilerinin düzene konulması değildi. Onlar, yaşamın gereklerini üretmek ve birbirleri için ortak bir koruma sağlamak üzere kendi aralarında ve kadınlarla birlikte ortaklaşa emek etkinlikleri gösterenle işbirliği etmelerini olası kılacak bir toplumsal düzenin kaçınılmaz gerekliliğinden yola çıktılar. Bu ise yalnızca cinsellikte değil, yiyecek avında da hayvansı rekabetin ve şiddetin engellenmesini gerektiriyordu. İnsan yaşamının başlangıcında -aileyi değil- klanı ortaya çıkaran totemci tabulara varlık kazandıran işte bu çift yanlı gereklilikti. Toplumun, baba-ailesi ve cinsel birleşmenin evlilikle sağlanması olgularından çok uzak bulunan ilk gelişme evresi, bunun tam tersi özellikleri taşıyordu. Bu evre, aralarında cinsel ilişki olmayan ortaklardan, analarla erkek kardeşlerden (ya da kız ve erkek kardeşlerden) oluşan bir birimle, anasoylu klanla başladı.” 
 
Toplum düzenleyici bir ahlaki yapının varlığından söz eden Evelyn’e göre; cinselliğin yaşanabilmesi için klan içi düzenleme ile aile kurulabilir ama ailenin yani klanın oluşması için cinsellik şart değildir. Temel sorun cinsellik ve iktidar arasındaki bağlantıdır ki bunun başlangıç noktası, ataerkil sistemin kurumlaşması ve kadın bedeni başta olmak üzere tüm toplumu sömürü düzenine tabi tutulmasıdır. 
 
Tabu ile sınırsız haz arasındaki tutsaklık 
 
Tabu ile sınırsız haz arasında gidip gelen cinselliğin çağlar içinde boyunduruk altına alınıp her iki uçtan insanın arzuları ve duyguları ile tutsak edilmesinin kuşkusuz uzun bir tarihi var. Kadın bedeni ve cinselliği ‘özel’ ve ‘kamusal’ olarak iki parça halinde sömürü sistemine açık hale getirilirken erkek ise beyin ve duyguları dumura uğratılmış, kışkırtılmış güdü ve sınırsız haz arama hali ile sistemin kölesi haline getirilmiştir.
 
Antik Yunan’da Demosthenes’un 2000 yıl önce erkeklere şu buyruğu, cinsellik-aile ve iktidar sistem bağlantısının günümüzde de geçerliliğini koruyan halini çarpıcı anlatır: “Haz için hafif meşrep kadınlara fahişelere, günlük bakımımız için metreslere, yasal bir soyumuz ve yuvamızın sadık bir bekçisi olması için de kadınlara sahibiz.”
 
Tabuların ötesinde; iktidar-haz ve bilme arasındaki ilişkinin söyleme dökülmüş halinin, cinselliğin yaşan(ma)ma biçimini belirleyen en önemli etken olduğunu kabul edersek, yaşadığımız coğrafyada ve sistemlerde cinselliğe dair kurulan söylemlerden yola çıkarak ipucu elde edebiliriz. “Cinsellik nedir?” diye yakınlarımızda bulunan 50 kişiye sorduğumuz soruya ilk elden verilen şu cevaplar, üzerinde düşünmeyi farz kılıyor: “Üremeyi sağlar”, “Kirliliktir”, “Aşkı paylaşmaktır”, “Bütünleşmedir”, “Çoğalmaktır”, “Ayıptır”, “İnsan günahıdır”, “Haz verir”, “Yozlaşmadır”, “Düşkünlüktür”, “Erkek için şart, kadın için şart değildir”, “Değersiz bir insan aktivitesidir”
 
Cinsellik konusunda tabuları aşmak ve hakikati konuşmak için köklü bir zihniyet değişimini yaratmak gerektiği, yukarıdaki kısa cevaplardan bile çıkarılacak sonuçtur. 
 
‘Nasıl Yaşamalı’ya dair 
 
Tarihin ilk çağlarından itibaren yaşamın devamına katkısı fark edilen ve kutsanan cinsellik ihtiyacının yakından gözlemlenmeyi gerektirdiği açık. Bu noktada ‘tabu’ ve ‘sınırsız cinsellik’ ikilemine sıkıştırılmadan canlı yaşamının kaynağı olan cinselliği soğukkanlı tartışmaya ihtiyaç var. Konuya ilişkin Abdullah Öcalan’ın felsefi bir tartışmanın önünü açtığı şu satırları ufuk açıcıdır:
 
“Üzerinde en fazla konuşulan ya da en fazla susulan cinsellik, kendini son derece arzulu ve şiddetli hissettiren bu ihtiyaç, yaşamı sürdürme gibi bir fonksiyonu ifade eder ve enerji yoğunluğu yine yaşamsallıkla bağın en güçlü temelinin ispatı gibidir. Fakat cinselliği yaşamın tek sürdürücü etkeni olarak düşünmemek gerekir. Belki de yaşamı sürdürmenin en ilkel tarzı cinsel tarzdır. Bu tarz niceliksel temelde yaşamın sürdürülmesidir.
 
Çeşitlenme ve evrim yaşamın daha zenginleşmiş biçimlerine yol açar. Ayrıca cinsel birleşme sadece yaşam tutkusunu, yaşama güdüsünü değil ölüm korkusunu, daha doğrusu ölümün kendisini birlikte taşır. Her cinsel birleşme kısmen ölümdür. Bazı hayvanlar birleştik-ten hemen sonra ölürler. O halde cinselliğe yoğun bağlılık yaşamın en ilkel halini ve ölümün gerçekleşmesini de çağrıştırır. Sadece cinselliğe mahkûmiyet ölüm seçeneğini güçlendirir. Cinsellik ne kadar sevgi ve güzellik duygularına dönüşür ve yaşanırsa o kadar ölümsüzlüğe yaklaşır.”  
 
Son söz niyetine; ataerkil aile, her ne kadar ‘vazgeçilmez’ gibi sunulsa da ne olup ne olmadığı çokça konuşulmuş, deşifre olmuş ve dönüşümü kaçınılmaz bir toplumsal yapıdır. Ancak cinsellik konusu, açılmaya, tartışılmaya ve yorumlanmaya daha fazla ihtiyaç duyar. Konu ne salt fizyolojik ne psikolojik ne sosyolojik ne de felsefik olarak ele alınabilir, bütün bunları kapsayan ancak gerçekleşme biçiminde ve yönteminde ideolojik aygıtlardan beslenen bir olgudan söz ediyoruz.